
Alttaki yazının görsel delillerini üstteki videoda görebilirsiniz.
ANTİK TEKNOLOJİLER
Mümin suresi- 83 – Resulleri onlara açık açık delilleri getirdikçe, bunlar kendilerinde bulunan bilgi ile şımarıp böbürlendiler .
Önceki bölümlerde büyü ile boyut varlıklarından yardım alınması sonucu çok tanrılı dinlerin oluştuğunu çok defa anlattık ve bu konuya dair örnekler gösterdik. Özetle büyü; insanlar ve boyut varlıkları arasında bir ticaretti. Bu ticarette insanlar duygu, düşünce, yani beyin kimyasalları ile boyut varlıklarına kuantumsal güç kazandırıyor; boyut varlıkları da insanlara çoğu kez yalan satmakla birlikte, ticareti devam ettirmek için yapabildikleri yardımı yapıyorlardı. işte bu ticarette insanların aldığı şey genellikle teknolojidir. insanlar boyut varlıklarından bilgi ve teknoloji alarak güç elde etmişlerdir veya etmek istemişlerdir.
Bu bölümde; antik dönemde anlaşılması güç olan teknolojinin, bizim boyutumuza ait bir teknoloji olmadığını, diğer boyutların özelliğini taşıdığını, zaten boyut vardıkları tarafından verildiğini ve zaten bu antik dönem teknolojik yapılarının çok tanrılı dinler ile bağlantılı olduğunu, Kur’an’da ve tüm antik metinlerde bu teknolojinin cinlerde var olduğunun anlatıldığını ve bugün de benzer teknoloji ticaretinin devam ettiğini göstereceğiz.
Tanrıların, sıkı müritlerine teknoloji vermesi çok tanrılı dinlerin ortak özelliklerindendir. Çünkü birazdan göreceğiniz üzere bu antik teknoloji dünyanın farklı yerlerindeki, özellikle tufan öncesi tüm antik toplumlarda vardır.
Tanrılar teknolojiyi putperest kavimde ışık gördükçe, kendileri ile sarsılmaz bağlar oluştukça ve uzun birliktelik geçirdikçe yavaş yavaş verirler. ve bu sayede o kavimi teknoloji ile güçlendirip diğer kavimlere karşı üstün hale getirerek, diğer kavimlerede zorla şeytani ideolojiyi benimsetmeyi amaçlarlar. bu durumun yakın zamandaki örneklerine yani, 2.dünya savaşındaki bir çok teknolojinin, yüzlerce yıl masonluğa beşiklik yapmış olan almanyaya nasıl verildiğine ve bu teknolojinin savaştan sonra Amerika ya taşınmasına ileride değineceğiz. burada Teknolojiyi kötülediğimiz anlaşılmasın. Eleştirdiğimiz şey teknolojinin elde ediliş biçimidir. büyü yoluyla teknoloji elde etmek kolaya kaçmaktır, kolay yoldan bilgi elde ederek şeytanın esiri olmaktır. Cinler, insanlardan çok önce yaratılmıştır, doğal olarak insanlardan daha fazla bilgi ve teknolojik birikime sahiptirler.
Antik dönemde Tüm dünyada üstün bir teknoloji kullanıldığının en büyük kanıtı bugün dünyanın her yerinde gözümüzün önünde duran devasa megalitik yapılardır. Bu yapıların ortak özellikleri; tufandan önceki yani kayıp medeniyetlerden kalmış olması, bir çoğunun yapımının yarıda bırakılmış olması, tonlarca ağırlıkta bloklardan yapılmış olması, bir çoğunun neredeyse hatasız kesime sahip olması, özetle bugün bile yapılmalarının çok zor veya imkansız olmasıdır. Hatta öyle ki;
kuran da anlatıldığına göre Biz bugün ne kadar teknolojik gelişme gösterirsek gösterelim eski kavimler her zaman belli teknolojilerde bizden daha üstündü.
Mümin- 82 – Onlar hiç dünyayı gezip dolaşmadılar mı ki kendilerinden önceki ümmetlerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu görüp ders alsınlar? Oysa onlar, kendilerinden gerek kuvvet, gerek ülkede bıraktıkları eserler bakımından daha ileri idiler. Ama onların elde ettikleri bu özellikler kendilerine fayda vermedi. Fecî âkıbetlerini önleyemedi. 83 – Resulleri onlara açık açık delilleri getirdikçe, bunlar kendilerinde bulunan bilgi ile şımarıp böbürlendiler.
Rum- 9 – Onlar dünyayı hiç dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden önce yaşayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakıp anlasınlar? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Toprağı altüst etmiş, sular, maden, ekin gibi nimetlerden yararlanmış ve şimdikilerin yeri imar edişlerinden daha fazlasıyla imar etmişler, resulleri de kendilerine aşikâr, parlak deliller getirmişlerdi. Ama hakikati reddettiler ve sonuçta yok olup gittiler. Allah onlara asla zulmetmedi, lâkin onlar kendi öz canlarına zulmettiler.
Giza Piramitinin Yapımı Günümüz teknolojisi ile bile zor
Her ne kadar bakıp geçsek ve önemsemesek de Her geçen gün bilim adamlarının araştırmalarıyla tüm antik megalitlerin; nasıl kesildiği, nasıl taşındığı ve nasıl inşa edildiğinin akıl almazlığı konusunda yeni bilgiler ortaya çıkıyor.
Hakkında en çok bilgi olan ve Yanında karınca gibi kaldığımız giza piramitinin teknolojisini günümüz teknolojisi ile karşılaştırdığımızda bu antik teknolojiyi çok daha iyi anlarız.
Burj Khalifa’nın yüksekliği, Giza Piramidi’nden yaklaşık 6 kat daha fazladır. (828 m vs ~138 m). Ancak ağırlık açısından Giza piramidi yaklaşık 6 milyon ton civarında çok daha ağır bir kütleye sahiptir; Burj Khalifa 0,5 milyon ton ağırlıkla çok daha hafiftir , yani giza piramitinden yaklaşık 12 kat daha hafifdir. Ve Burj Khalifa günümüz teknolojisi ile 6 yılda yapıldı.
bilim adamlarınca; Piramitin standart blokları yaklaşık 3 ton ağırlığında Ve piramitin içindeki bazı yekpare blokların yaklaşık 20 ila 50 ton ağırlığında olduğu tahmin ediliyor. Günümüz modern vinçleri ise en fazla 20 ton taşıyabiliyor. yani günümüzün en güçlü vinçlerinin bile belki anca taşıyamayacağı taşları insanların ilkel aletlerle ve elleriyle taşıdığını iddia etmek mantık dışı ve gülünç kalıyor.
Chat gpt’nin çıkardığı sonuca göre günümüz modern vinçleri ile giza piramiti bugün yapılmaya kalkılsa ve eğer 3 tonluk taşlar kesilmiş ve inşaat alanına getirilmiş şekilde işe başlanılsa ve 24 saat çalışılsa dahi, piramitin yapımı yaklaşık 6 yılda biterdi. Ve ek olarak günümüz teknolojisi ile bile o kadar maliyetli olurdu ki bugün bu parayı karşılamayı kimse istemezdi.
fakat piramiti yapmaktan daha zor olan bir şey var. o da piramiti oluşturan blokları kesip kilometrelerce öteden inşaat alanına taşımak.
Her biri 3 ila 50 ton arasında ağırlıkta olan bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe kilometrelerce uzaklıktadır. En küçük 3 tonluk taşları kesmek bu mesafeye kadar taşımak ve piramitleri inşa etmek, bilim adamlarının beyanına göre bugünün teknolojisiyle en az 27 yılı alırdı.
2.300.000 çok ağır blok Piramidin zirvesine nasıl götürüldü? Danimarkalı bir inşaat mühendisi olan P. Garde-Hanson, eğer insanların bir şekilde bu taşları taşıdığını kabul etsek bile, piramidin tepesine kadar inşa edilen ilkel bir rampanın 17,5 milyon metreküp malzeme gerektireceğini hesapladı, bu da piramidin kendisi için kullanılan malzeme miktarının yedi katından fazlasını temsil ediyor.
ve Cheops’un saltanatı tarafından ayrılan zamanda inşa etmek için 240.000 kişilik bir iş gücü. Ancak bu muazzam rampa inşa edilirse, sökülmesi sekiz yıl kadar 300.000’den fazla işçiden oluşan bir kuvvet gerektirecektir. Tüm rampa malzemelerinin nereye yerleştirileceği, Büyük Piramidin yakınında herhangi bir yerde bulunmadığına göre mi? Ve tam olarak oyulmuş blokları köşelere zarar vermeden yerine oturtmaya ne dersiniz? Modern mühendisler tarafından çeşitli kaldırma cihazları ve kaldıraçlar önerilmiştir (unutmayın, mevcut hiçbir hanedan kaydı, tablo veya friz bu gizem hakkında herhangi bir ipucu vermez), ancak hiçbiri ana odanın 50 tonluk bloklarının nasıl kaldırıldığı ve nasıl kaldırıldığı sorununu çözmez. En az 2000 kişilik bir güce ihtiyaç duyulduğunda, yalnızca dört ila altı işçinin ayakta kalabileceği bir alan kullanılarak konumlandırıldı.
Sonra belki de en olağanüstü soruna geliyoruz. O da , tüm piramidi kaplayan cilalı kireç taşlarının biçimlendirilmesi ve yerleştirilmesi. piramitteki taşlar Birbirlerine o kadar yakın yerleştirilmişler ki, taşların arasına ince bir jilet bile sokulamaz. Mısırbilimci flinders Petrie, bu başarıdan duyduğu şaşkınlığı şu sözlerle ifade etmiştir: “Bu tür taşları tam olarak temas edecek şekilde yerleştirmek dikkatli bir çalışma olacaktır, ancak bunu derzlerde çimento ile yapmak neredeyse imkansız görünüyor.
Bugün yapılan deneylerle antik araçlar olan bakır ve kuvars kumu ile en sert granitin bile uzun zaman alan bir uğraş sonucu kesilebileceği anlaşılmıştır. Bu yöntemle ±0,1–0,2 milimetre düzlüğünde pürüzsüzlük elde edilebilir. ancak 1 m² granit yüzey için yani taşın sadece bir yüzeyi için 1–2 hafta, 1 m³’lük bir bloğun yani bir küpün kesilip düzgünleştirilmesi için ise haftalar ve aylar süren sürekli çok tekrarlı bir çalışma gerekir.
yine de organize olmuş yüzbinlerce işçinin yıllar süren çalışmalar sonucu bunu başarabileceğini düşünüyorsanız tekrar düşünün derim. çünkü piramit çevresinde hiçbir zaman bu kadar kalabalık bir grubun yaşadığına dair bir kalıntı bulunamadı. fakat piramit işçilerini bulmak için yıllar süren araştırmaları sonucu 1999’da Lehner, sadece 20.000 kadar insanı barındırabilecek apartman bloklarını ortaya çıkarmaya başladı. ve bunlarında nasıl olduysa işçilere ait olduğunu iddia etti. fakat bu konuda da çok büyük boşluklar vardır. çünkü üstte saydığımız işlemleri ilkel aletlerle gerçekleştirmek için 20 bin değil belki 200 bin işçi bile yetersiz kalacaktır. bunun yanında 20 bin işçi olsa bile bu orduyu sırf bir mezar yapmak için yıllarca yedirip beslemek, günümüzün tarım endüstrisi için bile başa çıkılmaz bir zorluk olacaktır. hiç bir üretim yapmayan, binlerce insanı, her gün, yıllarca doyurmaya çalışmak, bir ülke için altından kalkılamaz bir masraf oluşturacaktır.
haberlere çıkan wally wallington adlı bu inşaat mühendisi bir kaç tonluk taşların belli teknikler ile düz zeminde taşınabileceği ve kaldırılabileceği ile ilgili teorisini başarıyla sergilemiştir. fakat teorisi bu tahtaların kaldıramayacağı çok daha ağır blokların metrelerce yükseğe nasıl konulduğunu ve engebeli arazide kilometrelerce nasıl taşınıp, nasıl pürüzsüz şekilde kesildiklerini açıklamaz ve bu konuda tatmin edici bir cevap vermez.
“Levitated Mass” denilen 340 tonluk sanat eseri kayanın günümüz teknolojisi ile 170 kilometre taşınması için 10 milyon dolar para harcanmıştır. ve bu proje için günümüzün en ileri teknolojileri seferber edilmesine rağmen proje çok uzun zaman ve paraya mal olmuştur. peki o zaman antik dönemde daha çok sayıda ve daha ağır bloklar, daha uzun mesafeden nasıl, ne kadar sürede ve ne kadar maliyetle taşınabilmiştir?
tüm bu gerçekler ışığında piramitlerin ilkel aletlerle yapıldığını iddia etmek, piramitleri uzaylılar yaptı demekten daha bilim dışı ve fantastik kalıyor. özetle Piramitleri illaki eskilerin ilkel teknolojisi ile yapılacağını kanıtlamaya çalışmak mantıksız bir çabadır. çünkü o dönem giza piramitinin bloklarından daha da ağır sayısız megalitik Yapı vardır ve ilkel hiçbir yöntem ile Bu yapıların inşasını bırakın taşınmaları bile açıklanamaz. demek ki bu tonlarca ağırlıktaki kayaları kesebilecek, kaldırabilecek ve inşa edebilecek farklı bir teknoloji buldular ve tüm dünyada ki megalitler aynı teknoloji ile yapıldı. Ve çok bariz bir şekilde giza piramiti de bunlardan biriydi.
ki zaten eldeki verilere göre gizayı yapanlar mısırlılar bile değildir. onlardan önce orada yaşayan ve yok olmuş bir uygarlıktı. çünkü sonrasında bu yapılardan bir daha inşa edilmemiştir. özetle madem gizayı mısırlılar yaptı, o zaman neden sadece giza sitesi yapılabildi, o kadar zaman içerisinde ellerindeki varolan teknolojiyi, bilgiyi veya gücü kullanarak neden tekrar giza gibi bir piramit daha yapmadılar? veya neden diğer firavunlarda kendileri için giza gibi bir piramit yapmaya teşebbüs dahi edemedi. demek ki gizayı mısırlılar yapmamıştı. Ve giza yı yapanlar sahip oldukları teknoloji ile birlikte yok olup gitmişti.
ve zaten gizanın yaşının mısırdan çok daha eski olduğunu ve büyük tufana maruz kaldığını yani tufan öncesi topluluklar tarafından yapıldığını önceki bölümlerimizde ispatlamıştık. piramitin girişinden çıkan deniz tuzu katmanı, piramitin altındaki nereden geldiği bilinmeyen büyük su kütlesi, piramit çevresindeki deniz canlısı fosilleri, sfenksteki çok aşırı yağmur izleri ve aslan takım yıldızının sfenksin baktığı yöne 12 bin yıl önce yani büyük tufan döneminde denk gelmesi bunun en bariz kanıtlarıydı.
Piramidin tabanı çevresinde 5 metre yüksekliğe kadar yükselen silt çökeltilerinin radyokarbon tarihleri, yaklaşık on iki bin yıllık birçok deniz kabuğu ve fosil içerir. Bu tortular, ancak büyük deniz taşkınları ile bu kadar büyük miktarlarda birikebilirdi.
Ayrıca, Büyük Piramit ilk açıldığında, içinde bir 2 buçuk santim kalınlığında tuz kabukları bulundu. Bu tuzun çoğunun piramidin taşlarından doğal sızıntı olduğu bilinse de, kimyasal analizler tuzun bir kısmının denizden gelen tuzla tutarlı bir mineral içeriğine sahip olduğunu göstermiştir.
Robert Bauval 1990 da program vasıtasıyla, piramitlerin deseninin Orion Kuşağı’nın desenine uyduğu tarihi araştırdı. Ancak ekranda görünen sayı sürpriz oldu. Program, piramitlerin yaşının MÖ 10450 olduğunu gösteriyordu! Yani 12 bin yıl önce Orion yıldızlarının konumu ile giza piramitlerinin konumu örtüşüyordu.. Robert Başka programlarla da aynı sonuca ulaştı.
Bunun yanında çok önemli bir başka delilde çöle piramit yapmanın mantıksız ve imkansız olmasıdır. Araştırmacı Gerry Cannon ve Malcolm Hutton, piramitlerin önündeki Sfenks’in doğal kayadan oyulmuş olması ve bölgenin kumla kaplanmasından çok önce yapılmış olması gerektiğini, yani bir zamanlar, çölleşmeden önce, bölgenin verimli olması gerektiğini iddia ediyorlar. Cannon, Express.co.uk’e şunları söyledi: “Sfenks, orada kum yokken oyulmuş olmalı. Kumun altında olan bir kayayı oyamazsınız.” Yani giza piramitleri, orası çöl olmadan önce yani tufandan önce yapılmıştı.
Ve zaten resmi tarihçilerin inandığı gibi; Firavun Khufu’nun kendisi Büyük Giza Piramidi’ni inşa ettiğine dair hiçbir belirti bırakmadı. Ancak, yapı üzerinde onarım çalışmaları yaptığını iddia etti.
zaten bu onarım çalışması da; rüyasında gördüğü tanrının direktifiyle sfenksin etrafındaki kumları temizlemekti.
Piramidin içinde bulunan “khufu nun çetesi” yazılı kırmızı hardal boya izleriyle ilgili olarak ise çoğu hiyeroglif uzmanı artık bunların orijinal inşaatçılar tarafından bırakılan yazıtlar yerine onu “keşfeden” Richard Howard-Vyse tarafından bırakılan sahte eserler olduğuna inanıyor. Howard-Vyse Büyük Piramidin etrafındaki bazı mezarlarda yazıtlar bulan rakibi İtalyan kaşif Caviglia’nın keşiflerine eşit bir keşif bulması için baskı altındaydı. yine vyse’ı finanse edenler ondan artık verdikleri büyük paraların karşılığını bekliyor ve önemli bir keşif yapmasını istiyorlardı. Vyse işin içinden bu şekilde sıyrılabildi. özetle Giza platosunun piramitlerini hanedan Mısırlılarına hiçbir şekilde bağlayan kesin bir kanıt yoktur.
bunun yanında koca işçi ordusundan üç beş kişinin kimsenin yapmadığı ve bu muazzam yapıya yakışmayacak bir disiplinsizlik yapıp bu saçma ve mantıksız yazıyı yazması mantıksızdır. birincisi; kufu bir gangster midir ki çetesi olsun. İkincisi işçiler neden kendi isimlerini yazmadılar? bir diğeri; eğer bu yazı emirle gelmişse zaten kazıtılırdı. aksi halde bu mükemmel yapıya kaçak şekilde bu grafitiyi yazanlar cezalandırılırdı ve bunu göze alamazlardı. zaten önceki bölümlerde ispatladığımız üzere antik megalitlerin üzerine yazılmış grafitilerin hepsi sonradan yapılmıştı.
Ve Eski Mısırlıların anıtlarını nasıl inşa ettiklerini gösteren tasvirler ne yazık ki çok nadirdir. Djehutihotep’in mezarının duvarındaki bir resim, büyük bir heykeli kızak kullanarak hareket ettiren bir işçi ekibini gösteriyor. Bu inşaat çok bariz şekilde düşük teknolojili piramitlerin inşaatını gösteriyor. Bu ilkel şekilde yapılan piramitler zaten Tufan sonrası yapılan ve bugün de çoğu kendi kendine çökmüş, harabeye dönmüş dandik piramitlerdi.
bunlarla beraber zaten eldeki tüm veriler gizanın mezarlık olmadığını da ispatlamaktadır. ana odadaki bölme insan boyundan küçüktür ve bir kasa boyutundadır. bunun yanında bu kasa da saklanan sandık o kadar önemli olmalıdır ki; Büyük Galeri’den ana odaya giden geçit, sandık hareketine izin vermeyecek kadar dardır. Yani Sandık, piramit yapılırken odaya yerleştirilmiş olmalıdır. fakat yine de bir şekilde bu sandık buradan alınmıştır. çünkü piramit keşfedildiğinde iddia edildiğine göre bu kasanın içi boştur. ne bir kral mumyası ne de başka bir şey vardır. Belki de iddia edildiği gibi, bir enerji kaynağı olan piramitin ana çekirdeğini saklayan bu kasanın içinde, en son hazreti musa nın kullandığı olağanüstü enerjisi olan ahit sandığı durmaktaydı.
Zaten müon geçişi tomografisi (muon transmission tomography) yöntemi ile piramitin içinde bir boşluk olmadığı görülmüştür. yani piramit, içinde yaşanacak, gezilecek, ziyaret edilecek bir mezar ve bir yapı olarak değil , makine gibi bir işlev görmesi için yapılmıştır.
işte bu sebepten dolayıdır ki günümüz bilimsel gelişmeleri ışığında piramitin bir enerji üreteci olduğuna dair deliller çoğalmaktadır. bu sitedeki , gizanın elektrik üreteci veya bu sitedeki, soğuk hava üreteci olduğunu açıklayan makaleler gibi.
http://www.impacttectonics.org/Archeology/Giza/ >>> piramit elektrik üreteci
https://media-cldnry.s-nbcnews.com/image/upload/t_social_share_1024x768_scale,f_auto,q_auto:best/newscms/2017_45/2217696/171107-pyramid-giza-mn-1205.jpg >>> içindeki tek boşluk ve enerji üreteci olduğu.
bu konunun ayrıntılarına fazla girmeyeceğim. fakat piramitteki özellikle elektromanyetik anomaliler bu gerçeği ispatlamaktadır.
2018’de Rusya daki ITMO Üniversitesi ve Almanya’da ki Laser Zentrum Hannover araştırmacıları, “elektromanyetik alanların piramit yapıyla nasıl etkileştiğini” teorik olarak inceledi. Bu çalışma Journal of Applied Physics’te yayımlandı. Bilim insanları, rezonans koşulları altında piramidin elektromanyetik enerjiyi iç odalarında ve tabanının altında yoğunlaştırabileceğini öngördüler. Simülasyonlarda belirli dalga boylarında elektromanyetik alanın odalarda ve tabanın yakınında yoğunlaştığı görüldü.
Piramitler doğal kireçtaşı platform üzerinde inşa edilmiştir. Kireçtaşı, mineral içeriği sayesinde elektriksel olarak iletken sayılır. Eskiden piramitin tepesinde var olan altında en iyi iletken maddedir. belki elektrikle bağlantılı bu özelliklerinin bir sonucu olarak; Piramitin İç sıcaklığınında sabit kaldığı Kanıtlanmıştır. Piramitin iç sıcaklığı, Yıl boyunca 20–21° derecedir.
giza piramitinin akıl almaz inşaat mühendisliğinin yanı sıra matematiksel özellikleri de piramitin çok ileri bir teknolojiye sahip olduğunu göstermektedir.
CHATGPT NİN DOĞRULADIĞI BİLGİLER e göre, bu matamatiksel teknoloji şunlardır:
*Piramitlerde kullanılan harç: Kimyasal olarak benzersizdir. Modern harçlardan farklıdır. Taşlardan bile daha uzun ömürlüdür. Bugün bile tam formülü birebir kopyalanamamaktadır.
* Giza’deki üç piramit aralarında bir Pisagor üçgeni olacak şekilde düzenlenmişlerdir.Bu üçgenin kenarlarının birbirlerine göre oranı 3 e 5’dir.
* Büyük Piramitin tabanının yüzeyi,anıtın yarısının iki katına bölündüğünde pi=3,14 sayısı elde edilir.
* Büyük Piramit,dört ana yöne göre düzenlenerek inşa edilmiştir.
* Piramit dev bir güneş saatidir.Ekim ortasıyla Mart başı arasında düşürdüğü gölgeler mevsimleri ve yılın uzunluğunu gösterirler. Piramiti çeviren tas levhaların uzunluğu bir günün gölge uzunluğuna eşittir.Bu gölgelerin tas levhalar üstünde gözlenmesiyle günün 0,2419 bölümünde yılın uzunluğu hatasız olarak saptanabiliyordu.
* Piramitin yüksekliğiyle,çevresi arasındaki oran,bir dairenin yari çapıyla çevresi arasındaki oranın dengidir.Dört kenarlar dünyanın en büyük ve çarpıcı üçgenleridir.
* Piramit, kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda sadece 2 kez güneş girmektedir. (doğduğu ve tahta çıktığı günler).
işte piramitteki bu elekromanyetik teknoloji, matematiksel teknoloji , astrolojik teknoloji ve inşaat teknolojisi ve devamında sunacağımız deliller piramitin ilkel insanlar tarafından, ilkel aletlerle ve ilkelce yapılmadığını kesin şekilde ispatlamaktadır.
MEGALİTLERİN TEKNOLOJİSİ
piramitlerle neredeyse aynı özelliklerde olan diğer antik dönem megalitleri de bu antik dönem teknolojisinin ne kadar yaygın olduğunu gösteriyor.
dünyanın her yerinde hatta pasifik adalarında bile, antik dönemlerden kalma, tonlarca kilo ağırlığında tek parça kaya bloklarından inşa edilmiş yapılar mevcuttur. hepimizin bildikleri arasında; stonhange, göbeklitepe, baalbek, puma punku, moai gibi yapılar ile birlikte dünyanın hemen her yerinde piramitler bulunmaktadır. Tek parçası Tonlarca ağırlıkta olan bu yapıların tek taşının dahi günümüz vinçleri ile bile taşınması zordur. fakat bunun yanında bir çoğunun kesimi ve inşaası da bugünün teknolojisi ile yapılamaz.
“lah.ru” aslında “Laboratory of Alternative History” (Alternatif Tarih Laboratuvarı) adlı bir proje sitesidir. Bunun: Kurucusu ve ana yazarı Rus araştırmacı Andrey Yuryevich Sklyarov’dur. Sklyarov, kendini “deneysel fizikçi” olarak tanıtan, klasik akademik tarih anlayışını eleştiren ve Dünya’nın geçmişine “alternatif” açıklamalar getiren yazılar yazmıştır.
lah.ru sitesi benzeri kaynaklarda Baalbek gibi megalitik alanlardaki taş bloklarda modern makine izlerine benzer izler görüldüğü ileri sürülür. Bu izlerin, taşların el aletleriyle açıklanamayacak kadar keskin ve düzenli olduğunu söylerler.
Bu kaynaklara göre taşların üzerinde demir oksidasyon izleri olduğu, yani metaller tarafından aşındırılmış gibi bir görünüm vardır. ve bu da taşların makine benzeri araçlarla kesilmiş olabileceği şeklinde yorumlanır. Bazı anlatımlarda, bu izlerin modern makinelerde görülen kesme ya da tornalama izlerine benzediği ve bu yüzden antik çağda gelişmiş teknoloji veya makineler kullanılmış olması gerektiği gibi teoriler ileri sürülür.
Andrey Sklarov hürriyet gazetesine verdiği röportajda; Çorum’daki ‘Hitit uygarlığı kalıntıları’ olarak tarif edilen ‘Alacahöyük’ arkeolojik kazı bölgesiyle, Peru’da İnka’lara ait olduğu söylenen ‘Cusco’ antik şehrinin iki fotoğrafını yan yana koyarak şöyle der…Birbirinden yaklaşık 12 bin km uzaklıkta bulunan bu iki antik şehrin surlarının, yine yaklaşık M.Ö 10.000 yıllarında buraya dikildikleri varsayılıyor. İki şehrin surları ,aralarında fark bulunamıyacak biçimde birbirinin aynısı…Her iki bölgede de sert bazalt ve granit taşları kullanılarak, günümüzde poligonal adı verilen çok köşeli formlar şeklinde harçsız ve birbirine inanılmaz derecede bitişmiş olarak örülen duvarlar yer alıyor.
’’Ben fizikçiyim. 90’lı yılların başında Rusya Uzay sanayinde mühendis olarak çalışıyordum. Bundan sonra söyleyeceklerime çok dikkat edin!” Dedikten sonra arşivinden Bolivya’da çekilmiş başka bir fotoğraf çıkarıyor….Fotoğrafta bir bazalt taşı parçası görünüyor… Taşın içindeki işlenmiş bölüme işaret eden Sklarov şöyle devam etti; ‘İster inanın ister inanmayın ancak binlerce yıl önce taşa çok açılı iç köşeler veren ustalar her kimse, bugün dahi taklit edilemez bir teknik ve işlem gerçekleştirmişlerdir….Günümüzde sertliği 5-6 derece olan bu çok sert bazalt taşını yekpare şekilde, yüzey ve moleküler yapısı bozulmadan bu şekilde imal edebilecek teknoloji ne Amerika’da var ne Rusya’da nede başka bir ülkede. Bu taşın eklem bölgesini taşın moleküler yapısını bozmadan yani lazer kullanmadan yapana anında 100.000 $ veririm’. (Cilt 1 sayfa 67) Sadece %50’den fazla olasılıkla bundan yaklaşık 15-17 bin yıl önce dünyamızda o eski uygarlıklar neyse aralarında ‘Tanrılar Savaşı’ adını verdiğim bir ihtilaf yaşandığı kesin. Böyle bir savaşın izlerine Peru ,Bolivya ,Arjantin ve Türkiye’deki antik yerleşim bölgelerinde rastlamak mümkün….Ancak %100 emin olduğum bir şey var o da tarihin yeniden yazılması gerektiği… (Cil 1 Sayfa 68) Nerdun HACIOĞLU/MOSKOVA, HÜRRİYET GAZETESİ
-moai adası heykellerini kimin nasıl yaptığı bilim adamlarınca hala anlaşılamamıştır. çünkü ağırlıkları 12 ile 82 ton arasında bulunan 1000’e yakın devasa heykelin sadece başındaki taştan şapka bile 10 tonu bulmaktadır ve adadaki yerliler elbette bu heykelleri yapacak teknolojinin yakınından bile geçmemektedir. Moai heykelleri üretildikleri taş ocağından 10 ila 20 kilometre taşınmıştır. 2000’li yıllarda yapılan deneylerde halatla sağdan ve soldan çekilerek 2–3 tonluk heykeller birkaç yüz metre yürütülmüştür. ana akım arkeologları 1000 e yakın 82 tonluk heykelinde benzer yöntemle kilometrelerce taşınabileceğini söylüyor. aynı zamanda bu heykeller aynı diğer megalitik yapılar gibi inşaaları yarım kaldığı için çok bariz bir felakete uğradıkları anlaşılmaktadır.
Dünyanın farklı yerlerindeki antik tünellere dikkat çeken yazar eric von daniken kitabında şöyle demiştir.
Peru’daki And dağlarına komşu bir dağ olan, deniz seviyesinden 6768 m. yükseklikteki Huascaran dağında, İspanyol yüzbaşı Francisco Pizarro kapatılmış mağara girişleri keşfetmiştir. İspanyollar bu kapıların ardında erzak ambarları olduğunu sanıyorlardı.Ancak 1971 yılında mağara araştırmacıları, bu derinliği az İnka mağaralarının üzerine eğildiler.
«Bild der Wissenschaft» adlı dergi en son teknik olanaklarla donatılmış bir araştırmacı grubunun, Peru’daki Otuzco kenti yakınlarındaki antik tünelde 62 metre yerin dibine indiğini haber verdi. Bilim adamları araştırmayı yürütürken, çok katlı mağaraların sonunda, (birdenbire, 8 m. yükseklik, 5 m. genişlik, 2,5 m. kalınlıktaki) dev kaya kapılarına rastlamışlardır. Kaya kapıları, korkunç ağırlığına rağmen, 4 kişi tarafından rahatlıkla açılabiliyordu. Kapılar, su yatağı içindeki taş gülleler üzerinde hareket ediyordu. Bild der Wissenschaft dergisinin haberine göre: «Altı kapının arkasında, modern yapı tekniğine parmak ısırtacak, muazzam tüneller uzanmaktadır.
Anlatılan tarzdaki tünellerin aynılarından kapadokya da ve türkiyenin çeşitli yerlerinde en az birkaç tane bulunmaktadır. Sadece şu an izlediğiniz videodaki tünel bile türkiye deki sivil bir vatandaş tarafından keşfedilmiş ve daha yetkililer tarafından üzerinde doğru düzgün inceleme bile yapılmamıştır.Benim iddiam şu: Tünel sistemi, İnka İmparatorluğundan binlerce yıl önce vardı. İnka’lar yüzlerce kilometre uzunluğundaki tünelleri yerin bu kadar derinliğinde nasıl kurabilirler? Manş denizinin altında açılması düşünülen otoban yolu tüneli için, her türlü teknik olanağa sahip yüzyılımızın mühendisleri 50 yıldan beri plan hazırlamaktadır ve hâlâ bu tüneli hangi metoda göre yapacakları konusunda kesin bir açıklığa kavuşmuş değillerdir.) (uzaylı tanrı tohum eric von daniken)
bir başka önemli örnek ise kapadokya yeraltı kentidir. içerisinde karbon 14 testi yapılamadığı için kaç yıllık olduğu tam belirlenemeyen kapadokya yer altı şehri vakti zamanında Hıristiyanlar tarafından iyi bir sığınma yeri olarak kullanılmıştı, fakat araştırmacılara göre orayı Hıristiyanlar inşa etmedi, edemezlerdi de. kapadokya şehri çok daha eski dönemlerde çok daha büyük bir teknoloji ile inşa edilmişti. yeraltına inen 8 katlı bir yapı olması, içerisinde yiyeceklerin bozulmaması, rahatça uzun süre kalınabilecek özelliklerde bir yapı olması, en az piramitler kadar teknolojik bir yapı olduğunu gösteriyor ve bilim adamlarını şaşırtıyor.
khara khoto şaftının yapımı da aynı şekilde günümüz teknolojisi ile açıklanamaz. böylesine sert, büyük ve ağır taşlar böylesine nasıl kesilip yapılmıştır? buranın da unutulmuş gömülmüş kaybolmuş ve yeni keşfedilmiş olması diğer unutulmuş antik teknoloji yapıları ile ortaktır.
dünyanın farklı yerlerinde resmi makamlarca henüz ulaşılmamış, amatör araştırmacılar tarafından keşfedilmiş ucu bucağı belirsiz sayısız antik insan yapımı tünel bulunmaktadır.
Longyou Mağaraları Çin’in Fenghuang Tepesi’nde bulunan 24 yapay kumtaşı mağarasından oluşan bir gruptur. tonlarca kilo taşı nasıl kesip taşıdılar bugün anlaşılamamaktadır.
Kaf suresi-36- Biz, onlardan önce, kendilerinden daha güçlü olan ve yeryüzünü delik deşik eden (şehirleri köstebek yuvası gibi kazan) nice nesilleri helâk ettik. Ölümden kurtulmak için diyar diyar dolaştılar. Fakat (bizim azabımızdan) kaçıp sığınacakları bir yer var mı?
1930’da Kosta Rika’nın yoğun ormanlarını temizleyen işçiler, bilim dünyasını şaşırtan bir keşif yaptı. Bazıları 16 tona kadar ağırlığa sahip yüzlerce mükemmel taş küre , bölgeye dağılmış halde bulundu. Bu küreler, çarpıcı geometrik hassasiyetleri nedeniyle dikkat çekicidir. Kürelerin çoğu mükemmel yuvarlak olup, ilkel aletlerle bunların yapılması son derece zor olmalıydı. Bu başarıyı nasıl gerçekleştirdikleri ise hâlâ bir gizem olarak kalmaktadır. Büyük kürelerin çoğu, çok sert bir kaya olan granodiyoritten yapılmıştır .
bosna hersek banja luka da aynı kürelerden mevcuttur, araştırmacılar buradaki taşların kimyasını araştırdığında eritilerek kalıplaştırıldığını düşünmüşlerdir.
benzer küre şeklinde kayalar ABD – Georgia (Newnan / Spalding) ve Güney Afrika da– Mapungubwe ve Zimbabwe de dahil olmak üzere dünyanın bir çok yerinde gömülü halde bulunmuştur.
Meksika daki Güneş piramiti (Teotihuacan) ın taşları 1 ila 3 ton arasındadır. Giza piramitine göre yapımı daha kolay olsa da kesin şekilde ilkel aletler ile yapıldığı kanıtlanmamıştır.
yeri gelmişken bosna piramitleri de sürekli yapılan kazılar sonucu varlığı kesinleşmiştir ve garip elektromanyetik özelliklere sahiptir. buranın da gömülmüş ve unutulmuş olması diğer antik teknoloji yapıları ile ortak özellikte olduğunu gösterir.
Günümüz Bolivya’sında bulunan Puma Punku yapıları, inanılmaz derecede yüksek hassasiyetli taş işçiliğiyle ünlüdür. Bu bölgedeki taş bloklar devasa boyutlardadır, bazıları 100 tona kadar ağırlığa sahiptir. Taşlar Neredeyse bilgisayar teknolojisine özgü bir hassasiyetle kesilmiş ve birbirine bağlanmıştır. Aslında, hassasiyet o kadar gelişmiştir ki, modern mühendisler bile kullanılan teknikleri tekrarlamakta zorlanırlar.
sanki makine ile kesilmiş taşların tüm antik yapılarda görülmesi, taşların kesimi ile ilgili de antik dönemde bir teknoloji kullanıldığını ve bu teknoloji ile taş kesiminin çok kolay olduğunu gösteriyor. çünkü benzer şekilde ileri teknoloji ürünü taş kesimi dünyanın heryerinde çok fazla var.
yonaguni piramitleri ile peru daki megalitlerin aynı teknolojinin ürünü olduğu ilk bakışta anlaşılmaktadır . Benzer taş kesimi ile yapılmış benzer yapılar başka yerlerde de vardır.
ingiltere de carnac ta sıra sıra dizilmiş antik dönem taşları tonlarca ağırlıktadır. Ve bu taşlar güçlü bir manyetik alan içindedirler.
stonehage ve göbeklitepe deki tonlarca ağırlıkta sütunların nasıl taşındığı hâlâ muammadır. Göbekli tepenin gömülü halde bulunması buranın da bir felakete uğradığını göstermektedir.
ermenistan carahunge de ingilteredeki stonehage gibidir. tonlarca ağırlıktaki taşlarla daireler çizilmiştir. üzerlerinde bolca uzaylı figürleri bulunmaktadır. burasıda yıldız gözlemi için kurulmuş ve yıldızlara göre konumlandırılmıştır.
okyanuslardaki pasifik takım adalarında, her bir taşı tonlarca ağırlıkta olan yüksek piramitler, bina kalıntıları ve sütunlar vardır.
Benzer devasa ağırlıkta ve büyüklükte dev kafa heykelleri dünyanın farklı yerlerinde devrilmiş ve gömülmüş halde bulunmuştur. Bunların bir felakete uğradıkları aşikardır.
endonezya bada vadisinde moai heykelleri gibi 100 tonluk heykeller vardır.
bunlarda gri uzaylılara benzemektedir ve nedeni bilinmeyen sebeplerle devrilmiş veya gömülmüşlerdir.
günümüze yakın tarihte yapılmış roma sütunları tek parça halinde değildir. birkaç parça taşın birleştirilmesiyle yapılmış sütunlardır. Fakat daha eski Yunan ve Roma sütunları tek parça halde, yani devasa boyutta ve ağırlıktadır. ve bunların nasıl yapıldığı bugün bilinmemektedir.
Dünyanın her yerinde kayalar kesilerek yapılmış sayısız kaya ev vardır. Bu sert kayaların nasıl kesildiği ve böylesine düz şekil verildiği anlaşılabilmiş değildir.
9.Bölümde dünyanın her yerinde var olduğunu gösterdiğimiz dolmenler ve menhirler tonlarca ağırlıktadır. Dünyanın her yerinde bu kadar çok nasıl yapıldıkları anlaşılamamıştır. Bunların bir çoğu güçlü manyetik anomaliler ve doğa üstü varlıklarla ilişkilendirilmiştir.
Araştırmacı brian foster, antik teknolojiler ile ilgili uzun süredir araştırmalar yapmakta ve elde ettiği sayısız bulguyu sitesinde paylaşmaktadır.
Bu konuyu Özetle 400 megalitik yapıyı inceleyen inceleyen Ox-ford üniversitesi profesörü Alexander Thom, Welt am Sonntag Gazetesi’ne yaptığı açıklamada «İlk taş devri insanının astronomi ve geometri konusundaki bilgisi inanılmayacak derecede büyüktür» demiştir. (uzaylı tanrı tohum eric von daniken)
ürdünün doğusunda; En eski yerleşim katmanında bile (yaklaşık olarak M.Ö. 7500’e ait) tuğla yollar döşeliydi ve yerleşim dönemi her ne kadar Taş Çağı’nın sonundan Bronz Çağı’nda dek uzansa da aynı uygarlık düzeyinin her katmanda kendini gösterdiğini keşfeden arkeologlar şaşkınlık içinde kalmışlardı. Bu yere bulunduğu höyüğün adı verildi: Tel Ghassul; eski adı ise bilinmemektedir. (zecharia sitchin- tanrılar ve insanların savaşları)
Farklı Boyut Teknolojisi ve Uçan Taşlar
bu kadar ağır taş yapıların yapımı günümüz dünyasının bildiği üç boyutlu fizik kanunları ile imkansızdır. o yüzden kesin olarak farklı bir boyutun fiziği ile yapılmışlardır. yani ancak farklı bir boyutun teknolojisi ile yapılabilirler.
zaten tüm delillerden anlaşılacağı üzere tüm megalitler farklı bir boyutla ilgili özellikler taşımaktadır. Taşların taşınması ancak farklı bir boyutun teknolojisi ile mümkündür. hatta belki farklı boyuttaki varlıklara bir fayda sağlamak için yapılmışlardır. ve zaten antik kayıtlarda ortak bir anlatımla bu yapıların farklı bir boyutun teknolojisi ile yapıldığı söylenmektedir. tüm antik kayıtlarda tanrıların verdiği bir teknoloji ile taşların uçarak gelmesi ve bu sayede bu yapıların yapıldığı anlatılmıştır.
İnka efsaneleri ve İspanyol kronikleri Anlatımında:
Taşlar “şarkı söylenerek” veya “tanrıların emriyle” yerlerine gider. Sacsayhuamán ve Ollantaytambo yapıları böyle yapılmıştır. inka döneminden önce, gökten gelen uzun boylu beyaz saçlı tanrı tarafından; taşların her biri tonlarca ağırlıkta granit bloklardan schyuma binaları yapılmıştır.
Antik Mısır Orta Krallık büyü metinleri, geç dönem efsanelerine göre; Rahipler “heka” (ilahi güç) ile taşları hareket ettirir. Tanrı Thoth’un bilgisiyle yapıların yükseldiği söylenir.
Arap tarihçi Ebu’l Hasan Ali El-Mesudi, Mısır’daki anıtsal taş yapıların içinde bulduğu bir papirüs belgesine dayanarak, eski Mısırlılar’ın büyük taş blokları nasıl hareket ettirdiğini açıklamıştır. Belgeye göre, yerine taşınacak taş bloğa metal bir çubukla vuruluyor, yerden yükselen taş blok, sağlı-sollu metal çubukların olduğu bir koridor içerisinde kolaylıkla ilerliyordu. Anlaşıldığı kadarıyla, metal çubukların titreşimle oluşturduğu dalga frekansları taşın bir hat boyunca ilerlemesini sağlıyordu.
zaten bazı profesörler giza piramitinin yapımında taşların uçurtma ile uçurulma ihtimalini de yazmışlardı.
Tibetteki Budist metinlerinde, 20. yüzyılın başında kaydedilen lama anlatıları; Rahiplerin ses (mantra) ve davul ile taşları kaldırdığını yazar.
1930’ların başlarında, İsveçli Aviainzhener Henry Kjellson, Tibet’te keşişlerin 400 metre yüksekliğindeki bir kayaya tapınak inşa ettiklerini gözlemledi. bunu davullar ve zurnaları taşın etrafında toplanıp çalarak yaptılar. Ses ile taşların kaldırılması ayrıntılı şekilde çizilmişti.
Hint metinlerinde Ramayana destanında; Rama’nın ordusu, isim yazılan taşların suda yüzdüğü ve köprü yaptığını anlatır.
Taşlar doğa yasalarına aykırı şekilde davranmıştır. bu uçan taşlarla yapıldığı iddia edilen antik köprü bugün hindistanda haritadan görülebilmektedir.
İrlanda ve Britanyadaki Ortaçağ Kelt mitleri; Merlin’in büyüsüyle taşların uçurulduğunu ve Stonehenge taşlarının “devler” tarafından havada taşındığı anlatılır.
Aztek ve Maya mitlerinde; Tanrıların tapınakları “bir gecede” inşa ettiği ve Taşların kendiliğinden yerleştiği söylenir.
Herşeyden izole Pasifik adalarında bile aynı şeyler anlatılır . Efsaneler, Nan Madol’da, tanrı sembolünün bir güvercin değil, ateş kusan bir canavar olduğunu belirtmektedir. Bu efsanevî canavarın yanında, adanın ve üzerindeki yapıların öyküsünü anlatan haberler de vardır. Canavarın annesi güçlü nefesiyle kanalları açmış, bu adacıkları oluşturmuştur. Canavarın yardımcılığını yapan bir de büyücü vardır. Bu canavar büyücüsü bir mısra bilmektedir. Mısraı söylediği zaman, büyünün gücü ile komşu adadaki bazalt kayaları uçarak buraya gelmektedir. Başka bir mısrayla da, Nan Madol’dâki hiç kimsenin eli bile değmeden istif olmuşlar.… Arkeologlar, bu tanrının canavardan çok bir timsah olduğunu, yolunu şaşırıp Nan Ma-dol’a geldiğini ve orada kargaşaya yol açtığını söylemektedirler. (uzaylı tanrı tohum eric von daniken)
Tüm Güney Denizi adalarındaki eski harabelerin efsanelerinde, büyük taşların, çıkartıldıkları yerden buralara hava yoluyla uçup geldikleri savunulmaktadır. En ünlüsü Paskalya Adası (Osterinsel) dır. Bu adanın efsanelerinde, 200 dev sütunun, adanın dört bir yanına havadan getirildiği ve kendiliğinden dikildiğine dair haberler vardır. (uzaylı tanrı tohum eric von daniken)
Öteden beri canavar, Çinlilerde Tanrısallığın, ulaşılmazlığın, yenilmezliğin sembolüdür. Efsaneye göre, Çin âleminin kurucusu. Tanrı P’an Ku’dur. Dünyayı, uçarak uzaydan getirdiği granit bloklarından yaratmıştır. Suları bölüştürmüş, gökyüzüne kocaman bir delik açmıştır. Gökyüzünü doğu ve batı olmak üzere ikiye ayırmıştır. Efsanesi bütün Çin’de bilinen P’an Ku, çeşitli bölgelerde ayrı ayrı tanımlanır…Bazen başında iki boynuzu, sağ elinde çekici bulunan bir yaratık; bazen bir elinde Ay’ı bir elinde Güneş’i tutan; bazen de bir yılan tarafından gözetlenirken kaya duvarlarını işleyen bir yaratık olarak gösterilir. (uzaylı tanrı tohum eric von daniken)
pan ku nun bu özellikleri, daha önce sümerler ile ilgili bölümde anlattığımız; yaratıcı tanrı inancının zamanla tahrif olarak şeytanın özelliklerine benzemesi durumuna benzemektedir.
Kamboçya daki ankor vat tapınağındaki 15 tonluk bloklar, 50 kilometre öteden getirilmişlerdir. yapının toplam ağırlığı 50 milyon tondur. bilim adamlarının bugün bu yapının nasıl inşa edildiğiyle alakalı mantıklı bir teorileri ve ulaştıkları kesin bir sonuçları yok. Bilim camiasının şu anda kabul ettiği görüşe göre yapı; 12. yüzyılda Kral II. Suryavarman ın emri ile yarı tanrısal bir figür olan preah Pisnokar a yaptırılmıştır. Ve eski metinlerde yazdığına göre preah Pisnokar gök yüzü varlıkları tarafından alınıp eğitilerek ona tanrı indra tarafından inşaat bilgisi öğretilmiştir. 17. Yüzyılda yazılmış olan Lbak Angkor Wat adlı destansı şiirde, Pisnokar’ın tanrı İndra’dan öğrendiği gizli ilimlerle, taşları “pamuk kadar hafiflettiği” ve onları havada uçurarak yerlerine yerleştirdiği anlatılır. Şiire göre, Pisnokar taşlara dokunduğunda taşlar yumuşar ve balmumu gibi şekil alır; yerlerine konduktan sonra ise tekrar sertleşirler.
Reamker Bağlantılı Kamboçya Halk Efsanelerinde ve Yerel efsanelerde; Pisnokar’ın elinde “kutsal bir asma veya sıvı” olduğu söylenir. Bu sıvıyı taşların üzerine döktüğünde, devasa blokların ağırlığının ortadan kalktığı ve işçilerin bu taşları parmaklarıyla bile itebildiği rivayet edilir. [2]
Yazısız Sözlü Gelenekte ve Bölgedeki yaşlılar ve yerel rehberler arasında anlatılan hikayelerde, Pisnokar’ın taşları “ses frekansları” veya özel bir “göksel toz” ile manevra ettirdiği anlatılır.
bunun yanında her ne kadar günümüz analiz sonuçları ankor vat’ın 12.yüzyılda yapıldığını söylese de, yapının inşaat tekniğinin günümüz inşaat teknolojisinden farklı olması bugün yapılan analizleri yanıltmış olabilir. ve ankor vat’ın büyük tufandan önce yapıldığına dair deliller de çok fazladır. Bazı yerlerde, kumtaşı kaplamanın altındaki laterit bloklarda, 1000 yılda oluşması imkansız görülen derin su aşınmaları olduğu iddia edilir. Angkor bölgesindeki ana tapınakların yerdeki dizilimi, gökyüzündeki Draco takımyıldızının bir yansıması gibidir. bu yıldızlar yerdeki tapınak dizilimiyle tam olarak Milattan Önce 10.500 yılında kusursuz bir şekilde örtüşüyordu. Angkor’daki dev bloklar birbirine “H” şeklinde metal kenetlerle bağlanmıştır. Bu teknoloji; Mısır, Peru (Tiwanaku) ve Türkiye Alaca Höyük teki binlerce yıllık antik yapılarda da birebir aynıdır.
Aralarında kıtalar olan bu medeniyetlerin neden hep aynı “kenet” yöntemini kullandığı, ortak, kadim bir mühendislik kaynağından beslendiklerini düşündürür.
2012’deki lazer taramaları, bugünkü tapınağın altında ve etrafında, modern yapıyla hiç alakası olmayan devasa, geometrik toprak setler ve kanallar buldu.
Resmi tarih “bunlar inşaat hazırlığıydı” derken, şüpheciler “bunlar 10 bin yıl önceki devasa bir şehrin temelleriydi, Khmerler sadece üzerine küçük bir kısmını inşa etti” diyor.
bu anti yerçekimi teknolojsinin gerçekliğini ispatlayan çok önemli iki delil bugün gözümüzün önündedir. bunlardan ilki neredeyse havada duran antik yapılardır. bunlar özellikle antik megalitlerle dolu hindistan bölgesinde çokça bulunmaktadır. Hintliler buna levitasyon der. Yani yer çekimini yok etmek. ikinci en büyük delil günümüze yakın bir tarihte, 1923 te, homested california da, edward leedskalin’in tek başına yaptığı megalitik parktır. edward, bu mega taş yapıları insanlık tarafından bilinmeyen bir teknoloji ile tek başına yapmıştı. aksi taktirde bu taşların bir insan tarafından ve bir vinç tarafından taşınması imkansızdı. kendisi 45 kilo bir adam olan edward , 10 ila 30 ton arasında ağırlığa sahip bu toplamda 1100 ton ağırlığındaki blokları tek başına, kimsenin çalışırken kendisini görmediği bir yöntemle 28 yılda inşa etti. nasıl yaptığını soranlara ise piramitlerin yapıldığı teknikle yaptığını söylüyordu. bugünkü araştırmacılar edward ın burayı ne yöntemle inşa ettiğini çözememiştir. edward ın kullandığı aletlerin de ne işe yaradığı anlaşılamamıştır. hatta edward bu teknolojiyi kitabında anlatmaya çalışmış ona rağmen anlatmaya çalıştıkları anlaşılamamıştır. görüldüğü üzere edward şu an insanlık tarafından bilinmeyen bir teknoloji kullanmıştır. edward, piramitlerin sırrını bildiğini günlüklerinde yazmıştı. dünyanın yerçekim gücünü tersine çevirerek tonlarca ağırlıktaki taşlarla sevgilisine bu parkı yaptı. demek piramitler ve diğer megalitler insanlara boyut varlıkları tarafından verilen farklı boyuta ait bir teknoloji ile yapılmıştı.
Antik dönemde çok sert taşların nasıl kesildiği ile ilgili taşı eritme teorisi de çok konuşulmaktadır.
peter tompkins in yeryüzünün gizli yaşamı kitabında anlatıldığına göre; İnka öncesi bir mezarda bir kavanoz bulan adam, onu güvenli bir yere koymak istedi ancak kavanoz bir kayaya çarparak kırıldı ve adam şöyle devam etti: “On dakika sonra, tesadüfen havuzu inceledim. Artık sıvı değildi; döküldüğü tüm alan ve altındaki kaya, çimento gibi yumuşamıştı! Taş, ısıtılmış balmumu gibi erimiş gibiydi.”
Kavanozda, yerel köylülerin yakından tanıdığı bir bitkinin suyu vardı. Bitkiyi ayrıntılarıyla tarif edebiliyorlardı:
30 cm boyunda, koyu kırmızı yapraklı, Peru’nun Chuncho bölgesinde yetişiyor.
Bu satırları okuduktan sonra bir arkadaşım bana şu açıklamayı yaptı: “Taşı yumuşatma özelliğine sahip Güney Amerika bitkisinin adı ‘harakkeh-ama’dır, aşındırıcıdır ve koyu kırmızı renktedir.
Fabrice Kircher ve Dominique Becker’in Editions Ramuel tarafından 1998’de yayınlanan 2 ciltlik ‘Ele Geçirilemez Olan Üzerine Araştırma’ kitabının 1. Cilt 211/212. sayfalarınında anlatılanlar şu şekilde:
“Güney Amerika’da, yerlilerin harakkeh-ama adını verdikleri, yaklaşık otuz santimetre boyunda, koyu kırmızı yapraklı bir bitki vardır ve bu bitkinin çok aşındırıcı olan suyu demire saldırır ve kayayı yumuşatır.” Devamında: “Fawcett’in bize anlattığına göre, And Dağları’nda yaşayan küçük bir kuş olan pito, yuvasını kayaya kazma alışkanlığına sahiptir ve bu bitkinin suyunu kullanır: kuş bir yaprak getirir, kaya duvarına asar, sonra yaprağı dairesel hareketlerle kayaya sürer. Kaya ıslak kil kıvamına gelene kadar birkaç yaprak ve ileri geri hareket gerekir. Böylece kuş, yuvası olarak hizmet edecek dairesel bir çukur kazarak kayayı oymaya başlar. Bu işlem sadece birkaç gün sürer.” (peter tompkins – yeryüzünün gizli yaşamı)
benzer şekilde; giza piramitinin taşlarının sıvı şeklinde kalıplara dökülerek sonradan sertleştiği ile ilgili teoride çok tartışılmıştır. Jeopolimer teorisini savunanlar özellikle Joseph Davidovits ve takipçileri, Bazı taşların kimyasal bileşimi farklı olduğunu iddia eder. taşlar sıvı halde kalıplaştırıldığı için Kaplama ve bazı iç bloklar, iddiaya göre “doğal kireçtaşıyla tam uymuyor” ve Mikro yapıda anormallikler var. bazı taşların içinde insan saçı bulunduğu ve küçük kabarcıklar veya amorf silika yapıları bulunduğu iddia ediliyor. fakat bu iddialar ana akım tarafından somut delil olmadığı için reddediliyor. iddiayı savunanlar ise ana akım bilim adamlarının var olan somut delilleri yok ettiğini çünkü bu jeopolimer teorisinin gerçek olduğu ortaya çıkarsa piramitlerin ilkelce yapıldığını savunan ana akım bilim adamlarının yıllar boyunca yazdığı sözde makaleler, yaptıkları araştırmalar kendileriyle birlikte çöpe gidecekti. bu konu ile ilgili tartışma ve bilgiler çok fazla ve şu anda bu konuda somut delillerin ortaya çıkmasını bekliyoruz.
fakat bana göre taşlar eritilmiş olmayadabilir çünkü gördüğünüz üzere edward leedskalnin parkı inşa ederken taşları eritmemiş ve taşların yerçekimini azaltmıştır, aynı şekilde hindistandaki havada duruyor gibi görünen antik taşlarda bunların yerçekiminin azaltıldığını yani eritmeye ihtiyaç duyulmadığını göstermektedir. belki taşlar eritilerek sadece düzleştirme ve kesme işlemleri yapılmıştır.
taşların eritilmesi ile ilgili antik dönemden kalma bilgi ve bulgular olsa da; bu internette dolaşan erimiş taş yapılar; bir sanatçının yaptığı modern sanat eserleridir. ve sanatçı başka yöntemlerle taşı bu hale getirerek taşa erimiş görüntüsü vermiştir.
görüldüğü gibi antik dönem tanrıları özellikle İnşaatçıdır ve insanlara inşaat konusunda bilgi vermiş, yardım etmişlerdir.
aynı şekilde de kuran da insanlara tanrılık taslayan cinlerin üstün bir teknoloji sahibi oldukları, özellikle inşaatçı oldukları anlatılmıştır.
Enbiya Suresi, 82. ayet: Süleyman için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik). Biz onların koruyucuları idik.
Sebe Suresi, 12. ayet: Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik); erimiş bakır madenini ona sel gibi akıttık. Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı. Onlardan kim Bizim emrimizden çıkıp-sapacak olsa, ona çılgın ateşin azabından tattırırdık.
kuranda cinlerin inşaat alanında üstün bir teknolojiye sahip olduğu anlatıldığı gibi 3 boyutlu maddeleri ışınlayabilecekleri de anlatılmıştır.
Neml Suresi, 38. ayet: (Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) “Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (Müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?” dedi.
Neml Suresi, 39. ayet: Cinlerden ifrit: “Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim.” dedi.
Neml Suresi, 40. ayet: Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: “Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim.” Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette gördü…
yani kuran ın anlatılmıyla cinler, hem inşaatçıdır hem de cisimleri ağırlıkları ne kadar olursa olsun bir şekilde uçurup çok hızlı hareket ettirebilecek bir teknolojiye sahiptirler. kuran da anlatılan belkıs ın tahtının bir anda ışınlanması, antik metinlerde anlatılan mega taşların tanrılar tarafından uçurulması ile benzerlik taşımaktadır.
Teknoloji veren tanrılar
boyut varlıkları tarafından insanlara başka bilgiler verildiği de tüm antik kültürlerin mitolojilerinde anlatılmıştır. tüm çok tanrılı dinlere göre teknoloji, farklı boyutta olan tanrılar tarafından insanlara verilmiştir.
Sanskritçe alfabesine, “deva” ve “nāgarī” kelimelerinin birleşimi olan “Devanāgarī” adı verilir. Deva; Tanrı, nagari ise yazı demektir. Böylece Devanāgarī; “tanrıların yazısı” anlamına gelir. yani antik sanskritçe dili tanrılar tarafından insanlara öğretilmiştir.
Antik Mezopotamya inanışlarına göre yazı tanrıların bir armağanı olarak kabul edilir ve yazı hem güç hem de bilgi anlamına gelir.
Akad, Elam, Hitit, Luvi, Hattik, Hurri ve Urartu dillerinin yazılmasına da uyarlanan ve Ugarit alfabesi ile Eski Fars çivi yazısına ilham kaynağı olan sümerce ve sümer çivi yazısıda; tanrılar tarafından insanlara öğretilmiştir. “İnanna ve Enki” başlıklı bir Sümer destansı şiiri, yazma sanatının, Kralların Şehri Eridu’dan Uruk’a aktarıldığını ve uygarlığın temel öğesi arasında yer aldığını söyler. Yazı, Bilgelik Tanrısı Enki tarafından dünya insanlarına ithaf edilmiştir .
Kâtiplerde Sümer tanrıçası Nisaba’nın himayesi altındaydı. Daha sonraki zamanlarda onun yerini, sembolü bir kil kalemi olan tanrı Nabu aldı.
Antik çağ Mısırlılarının tanrıları Thoth yazının yaratıcısıydı.Yazı tanrıçası ve tanrıların yazıcısı Seshat da öyleydi. Seshat , Yazı tanrıçası olarak tanrıların tüm muhasebesini ve kayıtlarını tutacaktı. Aynı zamanda ölçümler yapar, kütüphanelerin, kütüphanecilerin ve inşaatçıların koruyucusudur ve sıklıkla bilgelik tanrısı ve yazının yaratıcısı Thoth’un karısı veya kızı olarak tasvir edilir.
Çinin en önemli tanrılarından olan Fu Xi’nin insanlara nasıl yemek pişirildiğini öğreten tanrısal hükümdâr olduğuna inanılırdı. Sıklıkla bir yılanın vücuduna sahipmiş gibi betimlenen bu hükümdâr aynı zamanda eski tarihçiler tarafından ilk kez ağla balık tutmayı keşfeden kişi olarak da kaydedilmiştir.
milattan önce 3000 lere dayanan çin mitolojisine göre huang di adında yıldızda yaşayan tanrı, uçan ejderhası ile gelip karışıklık içinde olan çini kurtarmış; pusulayı, akupunturu öğretmiş, çin yazısını düzenlemiş ve işi bittiğinde geldiği ejderhanın böğrüne binip uzaya geri dönmüştür. sonraki gelen insan krallar onun oğulları olarak saltanatı devam ettirmiştir.
Azerbaycan Gobustan da binlerce yıl öncesine ait çizimler ve yazılar bulunur, bazı varlık çizimleri normalden farklıdır ve insana benzememektedir. yazılar azerbeycan üniversitesi tarafından tercüme edildiğinde; yıldızlardan gelen ziyaretçilerin kendilerine teknik bilgiler öğrettiği, onlara minnettar olunduğu ve sunak dikildiği anlatılmıştır.
antik amerikan yerlilerinin Kachina isimli dünyadan olmayan tanrıları insan değilmiş, ama sürekli olarak kendilerini, kabilelerin koruyucuları ve danışmanları olarak tanıtmışlar. İnsanlara, güç durumda kaldıkları zaman, insanüstü kuvvetleri ve sanatlarıyla yardım etmişlerdir. kachina kelimesinin çevirisi zaten direk öğretmen demektir. hopi halkı kachinaların parlak turuncu kalkanlar ile dünyaya indiğini söyler.
yunan mitolojisinde çok net bir şekilde tasvir edilen telkiniler insanlara teknoloji vermişlerdir. bunlar pullu ve amfibik varlıklardı. ve insanlara metal işlemek gibi bir çok şey öğrettiler.
dogon mitolojisine göre nomolar, gökyüzünden gelmişti, balık gibi bir görünüme sahipti ve insanoğluna bilgiler öğrettiler. dogon halkının antik tanrıları nommolarda gökten gürültülü bir araçla inmişlerdir. Bu araç, Dogon kozmolojisinde “Nommo’nun Gemisi” olarak adlandırılır. Geminin inişi sırasında büyük bir gürültü koptuğu, gökyüzünden ateşler saçıldığı ve toprağın sarsıldığı rivayet edilir. Gemi yere indiğinde, Nommolar (amfibik/hem suda hem karada yaşayan varlıklar olduğu için) hemen suya ihtiyaç duymuşlardır. Bu yüzden geminin sulak bir alana veya bir göle indiğine inanılır. Dogonlar, bu aracın Sirius yıldız sisteminden (özellikle Sirius B çevresindeki bir yerden) geldiğini savunurlar. Dogon kültüründe Toguna yapıları ile Nommo varlıkları arasında hem mimari hem de ruhani açıdan doğrudan bir bağlantı vardır. toguna yapılarının şekli ufoya, yapıdaki nommo tasvirleri de bildiğimiz gri uzaylılara benzemektedir.
aborjin halkına gökten araçlarıyla inen bayamiler öğretmenlik yapmıştı ve sahip oldukları bir çok önemli bilgiyi öğretmişlerdi.
insanlara bilgi veren tanrılar listesini ve bu konuda daha ayrıntılı bilgileri bu wikipedia sayfasında görebilirsiniz.
amerikan yerlilerinden; çeroki, çikkasaw ve çoktaw kabileleri sint holo adlı görünmeyen ama insanları ruhsal olarak etkileyen boynuzlu bir yılanın varlığına ve bu yılanın onlara alfabeyi öğrettiğine inanırlar.
maya kitabı chiam balam’a göre, yıldızlardan gelip gökyüzünden inmiş tanrılar insanların sosyal düzeni ve bilimsel işleriyle yakından ilgilenmişlerdir.
15.000 yıl öncesine ait hint efsaneleri, naga adında, gökten gelen ve insanlara bilgi getiren sürüngenimsi bir ırktan sıkça söz eder.
mısır yazıtlarına göre piramitlerden önce tep zepi adında herşeyin başlangıcı olan dönemde yıldızlardan uçan araçları ile gelen göktanrılar çamur ile sudan medeniyet kurmuşlar, yani insanlara teknoloji getirmişlerdir. milattan sonra 400 de yaşamış olan mısırlı rahip panadorus un ifade ettiğine göre; görüp gözetenler ya da melekler dünyaya inmiş ve insanlara astronomiyi öğretmişlerdir.
antik dönemlerdeki uzaylılarla ilgili araştırma ve eserleriyle tanınan meşhur arkeolog ve yazar Zecharia Sitchin de bu uzaylı ırkların dinlerdeki tanrılar olduğunu, insanlara teknoloji verdiğini eserlerinde delilleriyle belirtmiştir.
tarihi eserlerde uzaylı tasvirleri, anlatımları ve dünya dışı teknoloji kanıtları o kadar çoktur ki; sadece bu konuyla ilgili “antik uzaylılar” isimli çok uzun bir belgesel serisi yapılmıştır.
Önceki bölümlerde anlattığımız tevratın genesis bölümünde dünyaya insan kadınları ile evlenmek için inen Tanrı oğullarının, enoch kitabında insanlara verdikleri bilgiler daha ayrıntılı anlatılır.
Enoch (Hanok Kitabı) çoğu Hristiyan mezhebine göre İncil’in kanonik bir parçası değildir. Ancak Ethiopian Orthodox Tewahedo Church tarafından Kutsal Kitap’ın bir parçası olarak kabul edilir.
aynı şekilde sadece etiyopya hıristiyanları tarafından incil in bir parçası olarak kabul edilen jubile kitabında da bu gözcülerden ayrıntılı şekilde bahsedilir ve onların insanlara bilgi verdiği anlatılır. Jubilees Kitabı (diğer adıyla Yubileler Kitabı veya Küçük Tekvin), Milattan Önce 2. yüzyılda yazılmış çok ilginç bir metindir. Tevrat’ta üstü kapalı geçilen veya hiç anlatılmayan detaylarla doludur. her ne kadar hanok ve jubile kitabı ortodoks yahudi ve hıristiyanlar tarafından kabul edilmese de, Ölü Deniz Parşömenleri arasında bu kitaptan çok sayıda kopyanın çıkması, 2000 yıl önce bu bilgilerin Yahudi toplulukları arasında ne kadar popüler olduğunu kanıtlıyor. Bu kitapta Şeytan benzeri bir figür olan Mastema karşımıza çıkar. Mastema Tufan’dan sonra Tanrı’dan, insanları denemek ve cezalandırmak için kötü ruhların %10’unu kendi emrine bırakmasını ister.
1 Enoch 6:1–2- İnsanlar çoğalmaya başladığında onların güzel kızları oldu.
Göğün oğulları onları gördü ve arzuladı. Birbirlerine dediler: “Gelin, insanlar arasından kendimize kadınlar alalım ve çocuklarımız olsun.”
1 Enoch 8:1–3- Azazel insanlara kılıç, bıçak, kalkan ve zırh yapmayı öğretti.
Onlara yerden çıkarılan metalleri ve bunların nasıl işleneceğini gösterdi.
Bilezikleri, süs eşyalarını, gözleri boyamayı, değerli taşları ve çeşitli boyaları öğretti.
Semjaza büyüleri ve köklerin kullanımını öğretti.
Armaros büyü bozmayı öğretti.
Baraqiel astrolojiyi öğretti.
Kokabiel yıldızların bilgisini öğretti.
Ezeqeel bulutların bilgisini öğretti.
Araqiel yeryüzünün işaretlerini öğretti.
Shamsiel güneşin işaretlerini öğretti.
Sariel ayın hareketlerini öğretti.
Gözcülerin yeryüzüne inişi
1 Enoch 6:6- Onlar toplam iki yüz kişiydi ve Hermon Dağı’na indiler.
Bugün de aynı şekilde cinlerin insanlara verdikleri bilgiler ile insanların uçan daire yaptıklarının delillerini ileride 51. Bölge konusunda inceleyeceğiz.
Özetle mısır, Sümer, maya gibi çok tanrılı dinlerin teknolojilerinin bebeklik çağı yoktur. Yani teknolojilerinin gelişim aşamaları görülmemektedir. Ve bu hazıra kondukları teknolojiyi, bilgiyi tanrılarının verdiğini yazarlar.
Antik Ufolar
tanrıların sahip olduğu bu farklı boyuta ait teknolojilerden en göze çarpanı ufolardır. Tarihin her devrinde çok tanrılı dinlerde tanrıların araçları olan uçan dairelerin ve bunların 3 boyutlu fizik dünyasına aykırı özelliklerinin tasvir edildiğini görmemiz mümkün.
Sadece uçan bir araç görseydik bunu eski insanın uçma isteği hayaline bağlayabilirdik ama hep aynı tipte ve özellikte uçan araçlar ile bu araçların yanında hep aynı tipte uzaylı varlıkların görünmesi bunun bir hayal ürünü olmadığını gösteriyor.
zaten antik dönemdeki tüm pagan kavimlerin gökten gelen tanrılara inandıklarını belirtmiştik.
işte bu gökten gelen tanrılar, gökten hep bir araçla gelmektedirler. bu gökten bir araçla gelme inancı hemen hemen her antik kültürde vardır.
Kanatlı “uçan” daire sembolleri Persepolis’teki tapınaklarında mevcut. Elbette kanatlı Güneş sembolleri yukarı Mısır tapınaklarında da mevcut. Yalnız aralarında küçük bir fark var, Mezopotamya versiyonu açılmış kanatlara ek olarak bir kuş tüyü taşır.
erken dönem mısır halkı gökten gelen ve uçan sandalları olan tanrılar tarafından yönetildiklerine inanıyorlardı.
Mısırlılar, Ra’nın da dünyaya “Milyonlarca Yıllık Gezegen” den göksel bir gemiyle geldiğine; bu geminin Ben-Ben (“Piramit Kuşu”) denilen konik üst bölümünün, daha sonra kutsal Anı şehrinde özel olarak yaptırılan bir tapınakta korunduğuna inanmışlardır. (zecharia sitchin- tanrılar ve insanların savaşları)
Yine sümer tanrısı Anunnaki kelimesinin Sümer dilindeki anlamı, gökyüzünden dünyaya gelenler demektir.
çinlilerin gök tanrılarının uçan ejderha ile dünyaya geldiğini belirtmiştik.
Philo/Pherecydes’in aktardığı kadarıyla: “Bazı eski geleneklerde, yılanlar ve ejderler havanın içinde hareket eden varlıklar olarak görülürdü ve bunun nedeni onların doğayla ilişkilendirilen bir güç ya da element taşıdıkları inancıdır.” Bu çevirilere dayanarak akademi çevreleri tarafından spekülatif antik çeviriler yaptığı söylenen Robert Charroux «Dünyanın Ustaları» adlı kitabında, havalarda yüzen, ışıldayan yılanların bulunduğunu; bu yüzden Finikeliler ve Mısırlıların yılan ve ejderleri tanrılaştırdıklarını söylüyor.
Onlara göre, nefesindeki özellik, yılanı hiç bir şeyin ulaşamayacağı bir hıza sahip kılmaktadır ve yılan ateşin bir unsurudur. Charroux, Herakleopolis’in Areios’unu aynen yazıyor: «İlk ve en yüce tanrı, atmaca kafalı yılandır. Gözlerini açınca yeryüzünü ışığa boğar kapatınca ortalık kararır.» M.Ö. 1250 yıllarında Beyrut’ta yaşamış olan tarih yazarı Sanchuniaton Finikelilerin tarihini ve mitolojisini yazmış. Charroux bu tarihten şu bölümü vermektedir:
«Yılan, nefesiyle hiç bir şeyin ulaşamayacağı bir hıza sahiptir. Uçarken meydana getirdiği dairesel hareketlerle istediği hızı sağlar… Görülmemiş bir enerjisi vardır… Parlaklığı ile her yeri aydınlatır…» (uzaylı tanrı tohum eric von daniken)
Ojuelos de Jalisco UFO fenomeni, Meksika’nın Jalisco eyaletindeki Ojuelos kasabasında bulunan ve antik dönemde insanlar ile uzaylılar arasında temas olduğunu simgelediği iddia edilen tartışmalı arkeolojik eserleri ifade eder. Bu parçalarda sıkça rastlanan betimlemeler; Uzaylılar, UFO’lar ve Uzay Gemileri, Uzaylı varlıkların insanlarla etkileşime girdiği, ritüeller gerçekleştirdiği veya hamile uzaylı kadınların resmedildiği sahnelerdir.
Taşlar organik madde içermediği için üzerlerinde doğrudan karbon testi yapılamaz yani tarihleri tespit edilemez.
Bilim adamları bunların turistlere satmak amacıyla yerliler tarafından akıllıca uygulanan eskitme yöntemleri ile yapılmış sahte eserler olduğunu söyler. Çok tartışmalı olan bu eserler hakkında eserlerin gerçek olduğunu gösteren her delile karşı bilim camiası bu delillerin sahte yöntemlerle elde edilebileceğini söyler.
Döner El Aletleri: Taşlar üzerinde yapılan mikroskobik incelemeler, oymaların antik el aletleriyle değil, modern hızlı döner aletlerle (gravür kalemleri veya matkaplar) yapıldığını gösteren düzensiz ve “taze” kanal izlerini ortaya çıkarmıştır.
Keskin Kanallar: Antik eserlerde binlerce yıl süren aşınma ve mineral birikimi (patina) nedeniyle oymaların kenarları yuvarlaklaşır. Ojuelos taşlarının çoğunda oymaların içi hala keskin ve pürüzsüzdür, bu da yakın zamanda yapıldıklarını gösterir.
Taşların üzerine antik bir görünüm vermek için asit banyosu, toprakla ovma veya organik boyalarla kirletme gibi yapay eskitme yöntemlerinin uygulandığı tespit edilmiştir.
Savunucular, taşların hepsinde kimyasal analizlerin ve modern alet izlerinin bulunmamasının, bu parçaların uzaylılarla karşılaşan unutulmuş bir medeniyete ait otantik kalıntılar olduğunu kanıtladığını iddia eder.
fakat şüpheciler bu sorunlarında sahteciler tarafından aşılabileceğini savunur. örneğin Bazı taşların üzerindeki mineral tabakası (patina) çok kalındır. Sahteciler bunu hızlandırmak için taşı asit banyosuna sokar veya toprağa gömüp üzerinden elektrik akımı geçirir. Çok iyi yapılmış bir eskitme işlemidir.
sonuç olarak muhtemelen gerçek taşlar varsa bile sahtecilerin turistlere satmak için ürettiği taşlar suyu bulandırmıştır.
fakat en nihayetinde benzer antik uzaylı ve ufo figürleri meksika da müzelerde bile olduğu için bu taşların sahte olup olmaması aslında çok önemli değildir. zaten dünyanın her yerinde sayısız uzaylı yani cin tanrı figürleri müzelerde bile bulunmaktadır. bu taşlar sadece daha fazla kanıt ve antik ufolara delil sağlayacaktır.
hint yazmalarında da durum aynıdır. tanrıların uçan savaş araçları vardır ve bu araçlar ile gerektiğinde şehirleri yok ederler.
antik Hint metinlerinde uçan araçlara “Vimanalar” denmektedir. antik hint metinlerinde tanrıların araçları olan bu vimanaların özellikleri çok ayrıntılı şekilde anlatılmaktadır. Destanlara göre, Vimanalar iki katlıdır, daire biçimindedirler, kubbelerinde bir giriş tüneli vardır yani tam anlamıyla bir uçan daireye benzerler. Rüzgar hızıyla uçarlar ve melodik bir ses çıkarırlar,
Mahabarata´nın bir bölümü olan Dronaparva´da ve Ramayana´da özelikle küre şeklinde belirtilen bir Vimana vardır. İnanılmaz bir hıza ulaşmakta ve ardında büyük bir hava akımı bırakmaktadır. Hareketleri bir UFO gibidir, her yöne gidebilir, yön değiştirmesi ani ve çok hızlıdır, son hızla giderken aniden durup, aynı hızla ters yöne gidebilir. ´Samar´ adlı başka bir Hint destanında Vimanalar; demir makineler olarak tanımlanırlar ama yumuşaktırlar ve örgü gibi yüzeyleri vardır; cıva ile şarj olurlar ve arkalarından kükreyen bir alev püskürür. Daha da ilginci ´Samaranganasutradhara´ adlı antik metinde Vimanalar´ın nasıl yapıldığı anlatılır. ama elbette bu kılavuzu uygulamaya geçirmek için yeterli çözümleme henüz yapılamamıştır. “Hindistan´ın Vedik edebiyatında Vimana olarak tanımlanan uçan araçlar ikiye ayrılırlar; 1)İnsan yapısı olan ve kuş benzeri kanatlarla uçan araçlar. 2) Alışılmadık şekilleri olan ve insanlar tarafından yapılmamış olan araçlar.
“Hindistan, Mysore´da bulunan Uluslararası Sanskrit Araştırma Akademisi´nin direktörü olan G.R. Josyer, 25 Eylül 1952´de yaptığı bir açıklamada, 7.000 yıllık yazmalarda çeşitli tiplerde uçan araçların yapımlarının anlatıldığını söylemiştir. Bu özel yazma üç tip Vimana vardı; ´Rukma, Sundara ve Shakuna´; yaklaşık 500 stanzada (dörtlük), karışık detaylar veriliyor, metallerin seçimi ve hazırlanması anlatılıyordu. Ayrıca yazmada, çeşitli Vimana türlerinin parçaları tanımlanıyordu. Yazma 8 bölümdü ve bir hava aracının yapım planlarının yanısıra su altında da gidebilen veya bir duba gibi su yüzeyinde durabilen Vimana planlarını da içeriyordu, bazı stanzalarda ise pilotların nitelikleri ve eğitimleri anlatılıyordu.” – Brad Steiger, “Worlds Before Our Own.
mahabarata destanında Bir savaş aracı olarak anlatılan Vimanaların uydu anteninden tutun, iniş ve kalkış takımlarına kadar her ayrıntı, görülmeden hayal edilebilecek türden değildir. Öyle ki, mühendislik harikası olarak görülen Vimana tasvirlerinden yola çıkılarak çizilen modeller günümüzde NASA’nın kullandığı uzay kapsülleriyle tek kelimeyle birebir örtüşmektedir.
“Salva’nın uçan aracı çok gizemliydi; gökte bazen görünüyor, bazen kayboluyordu. Yadu Hanedanı’nın savaşçıları bu garip aracı bir türlü tam olarak algılayamadılar; bazen yerde bazen gökte beliriyor, sonra birden bir tepeye veya bir ırmağın kıyısına konmuş olarak ortaya çıkıyordu. Bu uçan harikulade araç, gökte bir ateş fırıldağı gibi dönüyor ve bir an bile yerinde durmuyordu.”Bhaktivedanta, Swami Prabhupada, Krsna
“Pushpaka bir gök arabasıydı, insanları Ayodhya kentine taşıyordu. Gök bu harika uçan araçlarla doluydu, gece karanlığında yaydıkları sarımtırak göz kamaştırıcı ışık göğü aydınlatıyordu.” –Mahavira, Bhavabhuti (8.yüzyıldan kalma bir Jain yazması)
Bu antik dönemdeki vimanalar ile günümüzdeki UFO’ların özellikleri aynıdır. bugün özellikle farklı ülkelere ait askeri personel tarafından çok fazla tanımlanamayan hava aracı yani ufo gözlemlenmiş, video kaydına alınmış ve rapor edilmiştir. bu konuya ait ayrıntılı belgesellere göre; ufo’larda çok ani ve yer çekimine aykırı şekilde hareket etmekte, insan anatomisinin kaldıramayacağı şekilde aniden durup hızlanmaktadırlar ve şekilleri de antik eserlerdeki ufolara benzemektedir.
ufo ile karşılaşmış askeri personeller tarafından yapılan analizlere göre eğer bir insan bir ufo nun içinde olsaydı G kuvveti yüzünden ölürdü. çünkü ufo nun ani hareketlerinin yerçekimi kuvvetine bir insan vücudu dayanamazdı. bu durum ufolarında uzaylılar yani cinler gibi diğer boyutta olduğu bilgisiyle uyum içindedir. Yalnızca diğer boyuttaki cisimler bu şekilde üç boyutlu dünyanın yerçekimi kanunlarına aykırı hareket edebilir.
bu belgesellerde ve bu infrared kamera ile bir çok ufo tespit eden bu kanalda göreceğiniz üzere, diğer boyuta ait ufolar üç çeşittir. bu üç çeşit ufo her yerde ortak bir şekilde gözlemlenmektedir. bunlardan ilki standart bildiğimiz yuvarlak ufolar, ikincisi zepline benzeyen elips veya puro şeklinde ufolar, üçüncüsü ise piramit şeklinde, üçgen gibi olan ufolardır. daha sonra bu boyutsal ufolar bizim boyutumuzda, dünyanın bir çok yerinde yakın tarihte de görülmüş ve tasvir edilmişlerdir.
Enteresan şekilde ortaçağ ve yakınçağda da ufolar gözlenmiş ve kayıtlara geçilmiştir. Bizans kayıtları incelendiğinde Bizans dönemi istanbulunda çok sayıda ufo görülmüştür. Bizans imparatoru constantine nin gökyüzünde uçan kalkanlar gördüğü Kayıtlara geçmiş. Yine onun döneminde canlı halde yakalanan sürüngenimsi özelliklere sahip bir varlıktanda söz ediliyor.
araştırmacı jacques vallee 1969 da ufo ve uzaylılar hakkında eski eserlerde yaptığı araştırmaların olduğu “passport to magonia” adlı bir kitap yayınladı. Kitapta 15. Yüzyılda lyonn kentine inen uzay gemisi kaydından bahsediliyor.
14 nisan 1561 de almanya nürnberg de bir çok görgü şahidinin anlattığına göre uzayda uçan cisimler birbirleri ile savaşmış, birbirlerine ateş etmiş ve vurulup düşenler yerde buharlaşarak kaybolmuştur. Ressam hans glaser bu olayın çizimini yapmıştır.
Doktor Benjamin B. Olshin, “lost knowledge” kitabında anlattığına göre; “Asya ve Güney Asya kaynaklı çeşitli metinlerde de uçan araçlardan veya göksel cihazlardan söz edilir. Hint ve Çin halk öykülerinde ve sanatçıların çizimlerinde göklerde seyahat etmek için yapılmış araçlar yer almaktadır. İkinci Yüzyıl´da yazılmış, bir şiirde uçan dragonların yönettiği gök arabalarından açıkça söz edilmektedir. 7. Yüzyıl´dan kalma bir Yunan metninde, mahkumları toplayan ve konuşabilen uçan bir araçtan söz edilir, bu araç mekaniktir ve havada durabilmektedir. antik Çin, Kore ve Hint kaynaklarında insan taşıyan çok daha karmaşık gök araçlarından söz edilmektedir.” – (Dr. Benjamin B. Olshin, “Mechanical Mythology: Private Descriptions of Flying Machines as Found in Early Chinese, Korean, Indian, and Other Texts”)
8 Nisan 1665 günü saat 14:00’te, Stralsund kıyılarında altı balıkçı, gökyüzünde büyük kuş sürülerinin savaş gemilerine dönüşüp gürültülü bir hava savaşına girişmesini izler. Güverteler hayaletimsi figürlerle dolup taşar. Akşam karanlığında, Aziz Nikolas Kilisesi’nin üzerinde “tabak gibi düz, yuvarlak bir şekil” belirdiğinde kaçarlar. Ertesi gün, her yerlerinin titrediğini ve ağrıdan şikayet ettiklerini fark ederler. Bu olay dönemin tarihçileri tarafından tasvir edilir.
“Discours des terribles et espouvantables signes apparus sur la mer Gennes”. ekranda gördüğünüz isimdeki tarihi kronikte bildirildiği üzere,
Ağustos 1608’de, Marsilya’dan Cenova’ya kadar tüm Güney Fransa halkı, gerçek bir UFO savaşına tanık oldu. İnsanlar korkup kiliselere sığındılar. Martigues semalarında, barut kokusu bırakan bir hava savaşı yaşandı. Nice şehri sakinleri, şehrin üzerinde yüksek hızda hareket eden üç garip, ışık saçan gemi gördüler. Gemiler bir kalenin yakınında durduktan sonra denize daldılar ve bu durum suyun kaynamasına ve kırmızımsı bir buharın açığa çıkmasına neden oldu. Etraftakilerin şaşkınlığı içinde, büyük kafalı, ışık saçan gözlü, kırmızımsı pullu gümüş elbise giyen ve borularla ana gemilerine bağlı iki insansı varlık, saatlerce garip bir işle meşgul oldular. Cenova açıklarında da denizden çıkan uçan cisimler ve diğer hava araçları arasında bir hava savaşı yaşandı. Kale askerleri de, davetsiz misafirleri püskürtmek için toplarıyla sekiz yüz atış gerçekleştirdi.
Bu olayların diğer boyutta gerçekleştiğini anlamak için Önceki bölümlerimizde büyü ritüelleri sırasında gelen varlıklardan alınan cisimlerin bir süre sonra şekillerini kaybedip yok olduğu bilgisini hatırlayın.
benzer şekilde yazı ve arşiv konusunda ileri bir medeniyet olan japonlarında ortaçağ arşivlerinde karşılaştıkları ufo raporları yer almaktadır. genelde gökyüzünde görülen yuvarlak araçlar anlatılmakla beraber kimi zaman denizde de bu araçların görüldüğü hatta içinden bir kadının çıktığı anlatılmıştır. başka ülkelerde de arşiv varsa ve araştırılırsa ufo lar konusunda daha fazla tarihi veriye ulaşacağımız kesindir.
Antik savaş teknolojisi
antik metinlerde anlatıldığına göre Tanrılar bu uçan araçlarını özellikle savaşlarda kullanıyorlardı. hatırlayın; atlantis ve mu batmadan önce; insanlığın ikiye bölündüğünden ve büyük savaşlar yaşandığından bahsetmiştik. şimdi anlatacağımız nükleer savaş tasvirleri ve delilleride atlantis ve mu’nun batışı ile aynı döneme denk gelmektedir. Antik yazıtlardan anlaşıldığına göre tufandan önce tanrılar bir şekilde bizim boyutumuza geçmiş ve dünyanın farklı bölgelerinden insanlar gördükleri bu teknolojik savaşı aynı şekilde antik metinlere kaydetmişlerdir.
Eski mısır kaynaklarından “sanchoniation” da şöyle yazmaktadır: tot, zeus a karşı savaşan cronos için savaş amaçlı büyük bir uçan gemi inşa ettirmiştir.
tanrıların çoğunlukla ufolarla yaptığı bu savaşta kullanılan teknolojik silahlarda antik metinlerde çokça anlatılmıştır. bu antik silahların teknolojiside antik dönemde var olan teknolojinin bir başka ispatıdır.
hint yazıtlarında mısırın çok eski dönemlerde güneş kadar parlak bir bombaya sahip olduğu açıkça yazmaktadır. Bu bomba günümüz atom bombasına çok benzer etkiler oluşturmaktadır.
Kulağa her ne kadar gerçek dışı gibi gelse de tanrıların ölümlü insanların yardımına başvurduğu bir savaşı tasvir eden bir belge mevcuttur. Bu yazıt, tanrı Horus’ a adanmış kutsal bir antik Mısır kenti olan Edfu’daki büyük tapınağın duvarlarındadır. Mısır inanışına göre, Horus burada bir “ilahi demir” dökümhanesi kurmuş ve orada, özel bir bölümde, gökleri dolaşabilen o muazzam Kanatlı Disk’i saklamıştır. Bir Mısır metninde söylendiğine göre, “Dökümhanenin kapıları açıldığında, Disk yukarı doğru yükselir” (zecharia sitchin- tanrılar ve insanların savaşları)
antik çin’in Zhuolu Savaşının ayrıntıları tarihçiler tarafından çoğunlukla efsanevi olarak kabul edilir, ancak böyle bir savaş gerçekten yaşanmışsa, anlatılanlar teknolojik bir savaşı tasvir etmektedir.
Chiyou’nun yoğun bir sis içinde 72 ila 81 kabileyle Yanhuang kabilelerine karşı savaştığı söylenir. Sarı İmparator, misilleme olarak kara ayı (熊), kahverengi ayı (羆), [ 2 ] pixiu (貔貅), [ a ] ve kaplan (貙虎), [ b ] totemlerinin altında kabileler gönderdi ; ancak sis nedeniyle başlangıçta birkaç yenilgiye uğradılar .
Sisle mücadele etmek için Sarı İmparator kendisi tarafından tasarlanan ve zanaatkar Fang Bo tarafından kendisi için inşa edilen, tek bir sabit yöne işaret edebilen dişli bir mekanizma olan güneyi işaret eden arabayı ortaya çıkardı . Ayrıca, Xuannü kabilesi, Yanhuang güçlerine borazan üfleyerek ve davul çalarak yardım etti ve böylece düşmanı korkuttu. Yanhuang güçleri nihayetinde zafer kazandı ve Hebei’de Chiyou’yu öldürdü.
Hatırlarsanız 7. bölümde dünyanın farklı yerindeki tüm antik metinlerde; bu büyük antik savaştan sonra tufan’ın gerçekleştiğinin anlatıldığını göstermiştik. Zecharia sitchin çevirileri akademik çevreler tarafından kabul edilmez ve antik tabletlerin çevirilerine kendi yorumuyla teknolojik savaş terimleri eklediği söylenir. Fakat akademik çevrelere göre de tanrıların savaşı teknolojik olmasa bile abartılıdır ve büyük sonuçları olmuştur. Bu sebeple bu savaşların aslında ileri teknoloji ile gerçekleşmiş olması ihtimali daha yüksektir. İşte sitchin çevirilerine göre ; mısır ve Sümer, akad gibi medeniyetlere ait Tabletlerde, büyük tufan öncesi teknolojik savaş şöyle anlatılmıştır;
“İşte o zaman Öldürücü Parlaklık geldi;…” ,” Anu’nunkine benzeyen korku verici Parlak Silahım kudretlidir;…” , “Parçalara Ayıran O Silah, duyu organlarını hissiz bıraktı; onların dişlerini, derilerini yüzdü. İnsanları parçalara ayırarak tüm ülkeye yayıldı; Düşman topraklarındaki kanalları, süt yalamayı seven köpekler için kanla doldurdu….”
“Öfkeyle oradan ayrılan Nergal kendi hükümdarlık bölgesine dönmüştür. “Kendi aklına danışarak” korkunç silahları ortaya çıkarmaya karar verir: “Ülkeleri yok edeceğim, onları toz yığınına çevireceğim; şehirleri birbirine katacağım, onları kimsesiz bırakacağım; dağları dümdüz edecek, hayvanlarını ortadan kaybedeceğim; denizleri altüst edeceğim öyle ki sularını azaltacağım; insanları yok edecek, ruhlarını buharlaştıracağım; hiçbiri sağ kalmayacak. .. “
CT-xvi-44/ 46 olarak bilinen bir yazıttan öğrendiğimize göre Nergal’in yıkıcı planları hakkında Marduk’u uyaran tanrı, Afrika’daki toprakları Nergal’inkine bitişik olan Gibil’dir. Gece vaktidir ve büyük tanrılar dinlenmek üzere dağılmışlardır. İşte o zaman Gibil “Anu’nun yarattığı yedi korkunç silah hakkında” “Marduk’a o sözleri söyler”; Marduk’a, ” .. .O yedi silahın kötülükleri sana karşı kullanılacaktır” bilgisini verir. Alarma geçen Marduk silahların nerede tutulduğu hakkında Gibil’i sorgular. “Ey Gibil,” der, “o yedi; nerede doğdu, nerede yaratıldı?” Cevap olarak Gibil onların yer altına saklandığını açıklar: O yedi, dağın içinde duruyorlar, toprağın içindeki bir boşlukta yatıyorlar. O yerden büyük bir parlaklık saçarak çıkacaklar, Yeryüzünden Gökyüzüne dek her yer korkuyla kaplanacak. Peki ama bu yer tam olarak nerededir? Marduk tekrar ve tekrar sorar ve Gibil’in tek söyleyebildiği “en bilge tanrının bile bunu bilmediği” dir.
Teknolojik Savaş anlatımları tarihleri milattan önce 7000’lere dayanan antik Hint metinlerinde daha belirgindir ve akademik çevreler tarafından da inkar edilemez. Anlatımlara bakıldığında hindistanın antik Mahabharata destanı, bir atom savaşını bize anlatıyor! Kaynaklarda bir izolasyon veya tahrifat yoktur; savaşlarda fantastik silahlar, uçan araçlar kullanılmıştır. Bunlara epik Hint destanlarında çok sık rastlanır. Hatta Ay´daki bir savaşta yer alan “vimana-Vailix”den söz edilir. Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir.
Krishna ile Salva´nın savaşının ve savaşta kullandıkları silahların özelliklerinin anlatımı, aynen günümüzdeki nükleer silahlara, radyoaktif ölümlere benzemektedir;
Radyoaktif ölümün reddedilmez tarifi; Krishna´nın Salva´nın saldırılarını savuşturmak için kullandığı silahların özeliklerinin anlatımı, aynen günümüzdeki anti-balistik roketlere benzemektedir; “Onları savuşturdum, bir hayal gibiydiler. Hızla vuran sütünları yolladığımda, gökler parladı ve parçalara ayrıldılar. gökte büyük gürültüler oldu.” Ve sonra Saubha´nın görünmez olduğu anlatılır sanki Krisnha hedefi hiç şaşırmayan akıllı bombalar kullanmaktadır. Bu arada atılan bir okun “roketin” sesiyle savaşçılar ölürler, Salva´nın askerleri “Danavalar” acı çığlıklar atarak yerlere düşerler, onları güneşe benzer parlaklığı olan okların sesi öldürür. Sauba kaçmak için saldırıya kalkışır, o zaman Krisnha “özel ateş silahı”nı kullanır bu silah güneş şeklinde halesi olan bir disk şeklindedir. Ve disk Saubha´yı ikiye böler, “kent” gökten yere düşer ve Salva ölür. Bu olay, Mahabharata´nın sonudur. En garip silahlardan birisi Pradyumna´nın kullandığı özel oktur, bu okun öldürücü gücünden hiç kimse tanrılar dahi kurtulamaz. Agneya´nın kullandığı silah ise, alevli ama dumansız ateş okudur “Yoksa artık ok yerine , ışın mı demeliyiz.”
Derken savaş alanına birden bir karanlık yayılır, kimse çevreyi göremez ama gece olmamıştır, vahşi bir rüzgar başlar, bulutlar kükrer, toz ve çakıl taşları yağmaktadır, doğa dengesini yitirir, güneş gökte sallanmakta, dünya titremekte, korkunç silahtan yayılan kavurucu sıcaklık, herşeyi yakmaktadır. Filler alevler içinde, çılgın gibi oradan oraya koşuştururken, diğer canlılar buruşarak yere düşmektedir, vahşi ışınlar gökten yağmur gibi yağmaktadır. Ve ateş fırtınasının yanı sıra Gurkha´nın silahının sesini duyanlar da ölürler. Bütün bunlar sanki nükleer bir patlamanın yanısıra radyoaktif çöküntünün birebir tarifi gibidirler. Gurkha´nın çok hızlı ve güçlü bir Vimana´sı vardır; Vrishni´lerin ve Andhaka´ların üç kentine uçar ve saldırır, evrenin tüm gücünü taşımaktadır. Duman ve ateş sütunları fışkırtır, on binlerce güneş parlaklığında ışınlar yayarak yükselir. Vimana´nın “demir şimşek” diye tanımlanan süper bir silahı vardır, her iki aşiretten sayısız insanı ve kentlerini küle dönüştürür. Cesetler tanınmayacak kadar yanarlar, ölmeyenlerin saçları ve tırnakları dökülür, çanaklar, çömlekler kendi kendilerine kırılırlar, yiyecekler zehirlenir. Kaçmaya çalışan savaşçılar ve eşyaları küllerle yıkanmaktadırlar.
atom bombasının babası JR. Oppenheimer da, ilk başarılı testten sonra, az önce icat ettiği silahı tanımlamak için eski Hindu kutsal kitabı Bhagavad Gita’dan alıntı yapmıştı. Belki oda bu teknolojiyi aynı tanrılardan ilham alarak geliştirmişti.
Mohenjo daro ile ilgili ilk olarak 1960’larda Alexander A. Gorbovsky adlı Rus yazar, Riddles of Ancient History “En eski tarihin bilmece ve sırları”) adlı kitabında, Hindistan’da bir insan kemiğinin “normalden yaklaşık 50 kat fazla radyoaktif olduğu”na dair bir pasajdan söz etti. Gorbovsky hiçbir bilimsel yayımlanmış ölçüm sunmadı ve Mohenjo‑Daro’yla bağlantılı olarak açıkça böyle bir bulgu rapor etmedi; sadece “Hindistan’da” genel bir hikâye anlattı. daha sonra ana akım tarafından mohenjo daro da herhangi bir radyoaktivite ve erimiş camlaşmış taş izine rastlanmadığı söylendi. fakat herkesin sokaklarda bir anda ölmüş gibi göründüğü şehir ile ilgili kafa karışıklığı devam etmektedir. ana akım tarafından iddiaları reddedilen yazarlar şunları söyledi;
Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı. sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi. Charles Berlitz de, şu an Orta Asya’nın Çin ucuna yakın uçsuz bucaksız çölün ortasındaki tarih öncesi Hint kentleri Mohenjo-Daro ve Harappa’da sokak düzeyinden çıkarılan çok sayıda iskeletin, aşırı miktarda radyoaktif olduğunu belirtir.
Tomas Alexander, Gorbovsky’nin RIDDLES OF ANTIQUITY’sinde Hindistan’da bulunan bir insan iskeletinde normal okumaların elli katı radyoaktivite tesbit edildiğini belirttiğini aktararak, Mavsala Purva’nın bir söylenceden çok gerçek bir tarih olup olmadığı sorusunu da atar ortaya.
Mohenjo-Daro, nun şehir planlama ve yapılanması örneğin su ve kanalizasyon sistemi günümüz şehirlerinin düzeyindedir. Antik kentin caddelerinde kalıntı olarak siyah cam kümeler bulunmuştur. Bunların cam küreler olduğu sanılmaktadır ve bulunan kil çömleklerin çok yüksek ısıyla eritildiği keşfedilmiştir. benzer şekilde afrika da da siyah cam kümeleri bulundu. bilim adamları bunun nükleer bomba olduğunu düşünmektedir, çünkü meteor çarpması ya da yıldırım düşmesi benzer sonuçlar doğursa da 10 larca hatta 100 lerce kilometre alana yayılan siyah cam kümeleri çok kısa bir anda çok geniş bir alana yayılan çok güçlü yakıcı bir enerji olduğunu göstermektedir.
fakat ana akım araştırmacılar bölgede radyoaktivite izine rastlanmadığını ve olayın 29 milyon yıl önce gerçekleştiğini söyleyerek nükleer bomba teorisini reddetmektedirler.
bugün de Ölü Deniz’in çevresindeki kaynak sularının “ona maruz kalan hayvan ya da insanlarda birkaç sene içinde kısırlık ve benzer rahatsızlıklar yaratmaya yetecek oranda” radyoaktiviteyle kirlenmiş olduğu görülmüştür. (1. M. Blake, The Palestine Exploration Quarterly (Yeşu’nun Laneti ve Elişa’nın Mucizesi)].
fakat ana akım araştırmacılara göre ölü deniz çevresinde yaygın olan bu radyoaktivite doğal şekilde oluşmuştur ve söylendiği gibi zararlı değildir.
Bombay yakınlarındaki Açıklanamayan lonar Kraterinde meteorik bir madde bulunamamıştır yani meteor çarpmasıyla oluşmamıştır ve kraterde yanma sonucu erimiş tortular bulunmuştur. bu kraterin oluşmasına sebep olacak en mantıklı açıklama büyük bir insan yapımı patlamadır.
eski dönemlerde gelişmiş silah teknolojisinin olduğuna dair somut deliller de vardır. praveen mohan isimli araştırmacı somut delilleri ile antik hindistan da bomba ve tüfeklerin kullanıldığını ispatlamıştır. ulaştığı antik kayıtlarda bombaların yapım tarifi bile yazar. israil de bulunan antik bombanın içi açıldığında patlayıcı maddeler ihtiva ettiği görülmüştür. iskender in ordusu bile hindistan sınırına geldiğinde atılan top atışları sonucu bozguna uğramış ve geri çekilmiştir. eğer bu mümkün ise hint destanlarında anlatılan nükleer silahlar neden mümkün olmasın?
Rusya sen Petersburg da müzede bizon kafatasında kurşun deliği vardır. bizon iskeleti 50 bin yıllıktır. ana akım araştırmacıları bu deliğin parazit veya boynuzdan dolayı olduğunu savunur. fakat bizon kafatası kurşunla bile zor delinecek kadar kalındır. araştırmacılar bu şekilde pürüzsüz bir deliğin ancak bir tüfekten atılan mermi ile oluşabileceğini belirtmişlerdir.
benzer kafatası deliği antik döneme ait insan kafataslarında da vardır. kabwe kafatası denilen bu 125.000 ila 300.000 yıl öncesine tarihlenen kafatasının yan tarafında küçük, dairesel pürüzsüz bir delik bulunuyordu. kafatasına ilkel yani düşük hızlı bir cisimle vurulduğunda, radyal çatlaklar veya çizgiler olarak bilinen, ince kılcal kırıklar bu delikte yoktu. yani delik çok hızlı delip geçen bir cisim tarafından oluşmuştu. Garip bir şekilde, bu son derece alışılmadık özellikler, Smithsonian Enstitüsü sayfasındaki ve Londra Doğa Tarihi Müzesi’ndeki Kabwe kafatası açıklamalarında yer almıyor , oysa fotoğraflarda kafatasındaki delik açıkça görülüyor . bu konuya tek itiraz Bad Archaeology adlı web sitesinden geliyor. Herhangi bir açıklama veya kanıt sunmamalarına rağmen, kurşun benzeri deliğin “travmatik bir lezyondan ziyade, üzerindeki yumuşak dokudaki bir enfeksiyondan kaynaklanan patolojik bir lezyon” nedeniyle oluştuğunu iddia ediyorlar.
(zecharia sitchin- tanrılar ve insanların savaşları) kitabında özetle şunu diyor; akad, Sümer, Hitit, firavun dönemlerinde ki savaşlarda tanrılar, krallara bizzat yardım ediyor, savaşlarda üstün silah teknolojisi kullanılıyor ve tanrıların desteklediği taraf galip geliyor. Fakat milattan önce 500 lü yıllarda bu durumlar yok denecek kadar az, bu tanrılara tapınılıyor destekleri bekleniyor ama belirgin bir destek yok.
Bu bilgi de aynı şekilde tufandan önce bizim boyutumuzda bulunan, bizzat teknolojiyi verip savaşlara katılan cinlerin, tufandan sonra sistemlerinin yıkıldığını ve kendi boyutlarına taşındıklarını doğruluyor.
sonuç olarak bugün olduğu gibi eskiden de uzaylıların yani cinlerin insanlara verdikleri teknoloji ile ufo benzeri uçan araçlar ve bu araçlar ile büyük silahlar üretip büyük savaşlar çıkardıkları bir çok delille sabittir. yoksa en basitinden mahabarata destanının uzay araçlarının yapımına kadar ayrıntılarıyla anlatması, o destanı yazan insanların hayal gücü ile açıklanacak bir durum değildir. Yine tanrıların savaşlarda insanlara karşı tutumu hiçbir insan sevgisi, savaş hukuku gözetmeden, hareket eden, herşeyi yok etme söylemleri ; şeytanların insanlara karşı bakış açılarıyla, insanları küçümseme ve yok etme fikirleriyle aynıdır.
Kuranda Nuh Teknolojisi
kuran da nuh peygamberin engellemeye çalışıp başarısız olduğu bu savaş yüzünden yaratıcının gönderdiği büyük tufan dan kurtulmasını anlatan ayetlerdeki teknolojik anlatımlarda çok ilginçtir. ayetlerde Gemiden normal bir gemi gibi bahsedilmemekte çok değişik ayrıntılar verilmektedir.
“Ve hamelnahu ala zati elvahıv ve dusur” Kamer suresi-13
Kamer-13 ayeti “Nuh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.” (TDV meali) şeklinde tercüme edilmiştir. fakat; Ayette geçen “elvahıv” kelimesi levhalar anlamındadır. Hud suresinde kelimelerin manalarına göre bu levhalar, tahtadan değil, erimiş madenlerden yapılmıştır. Çünkü Ayetin arapçasında tahta kelimesi yoktur.
Nuh’un gemisi ile ilgili ayette geçen “dusur” kelimesinin çevirileri, tahtaların rabıtalarının bağlantıları ve perçin mealindedir. ancak “dusur” kelimesinin arapçadaki anlamı, aniden iz bırakmadan gözden kaybolan anlamınada gelir.
“hamelnahu” kelimesi “biz yükledik” manasındadır. Yani Allahu teala, “hayvanları ve insanları gemiye biz yükledik” diyor.
Bu manalara göre Kamer-13 ayetinin meali şu şekildedir:
“biz onları, madeni levhalardan yapılmış ve aniden gözden kaybolan bir gemiye bindirdik” Kamer-13.
Nuh peygamberin gemisi ile alakalı Hud 40 ayetinin klasik meali şöyledir;
“Nihayet emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedik ki: (Canlı çeşitlerinin) her birinden birer çift ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman edenleri gemiye yükle!» Zaten onunla beraber pek azı iman etmişti.”
Hud suresi-40. (TDV meali)
Ayetin orijinalinde, “sular coşup yükselmeye başlayınca Nuh’a dedik ki: (Canlı çeşitlerinin)” “-(boğulacağına dair) aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında” cümleleri yoktur. Bu cümleler ayetin mana akışına göre mealciler tarafından verilmiştir. Bu ayeti açacak olursak gerçek manası şu şekildedir.
“Hatta iza cae emruna ve farat tennuru kulnahmil fiha min küllin zevceyniseyni ve ehleke illa men sebeka aleyhil kavlü ve men amen ve ma amene meahu illa kalıl” Hud-40.
“Hatta iza cae emruna” = emrim geldi
“farat tennuru” = farat, ıssız yerlere konan nişan anlamına gelir. tennur, tandır anlamındadır. tandır ısı enerjisi üretir. ancak ayette Nuhun gemisinin enerji kaynağıdır.
“kulnahmil”= içinden ses gelen manasındadır. nahme kelimesidir.
“min küllin zevceyniseyni ve ehleke” = “tüm çiftleri ve ehlini” anlamındadır.
“men sebeka”= “men” o kimse, o varlık demektir. “sebeka” kalıba dökülmüş maden, yarış, süratli anlamındadır. “men sebeka”o gemi, madenden yapılmış süratli anlamınada gelir.
“amen” mukim olmak, yerleşmek, yani o gemide mukim olmak tır.
“ma” yayılıp yerleşmek.
Bu anlamlara göre ayetin yakın orijinal anlamı şöyledir.
“emrim geldiğinde, (nuh), kalıba dökülmüş madenden yapılma gövdesinden ses çıkaran ve süratle ıssız yerlere (göklere) gidebilen gemiye ehlini ve hayvanlardan çiftleri yerleştirdi”
büyük müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da, dil açısından bu ayeti tek tek ele alır ve gününün teknolojisine göre bu geminin buharlı bir gemi olduğu neticesine varır.
Hud-41. Ayetinin ilkel meali şöyledir; “(Nuh) dedi ki: «Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (TDV meali)
“Ve kalerkebu fıha bismillahi mecraha ve mürsaha inne rabbi leğafuru rahıym” Hud-41.
Fakat ayette geçen kelimelerin gerçek manaları şu şekildedir;
“fıha bismillahi”= Bismillah kelimesindeki ilahi gücün anlatımıdır.
“mecraha”= bir varlığın kaynadığı çıktığı yer, suyun kaynağı mücerred kaynak, çok ince hat, yani canlıların ürediği en küçük kaynak yapı yani GEN e benzer birşey anlamınada gelir.
“mürsaha” bu kelimenin kökü, İrsa kelimesidir. İrsa, ince uçlu yani iğne gibi bir şeyle itelemek, yerleştirmek anlamındadır. İrsal kelimesi de bu kökten gelir, göndermek anlamındadır.
bu gerçeklere göre Hud-41 ayeti şu anlama gelir.
“(Nuh), Ğafur ve rahim olan Allahın izniyle, Fiha Bismillahi (isminin sırrındaki İlahi kudretle) (hayvanları) türedikleri mecralarına (Hücrelerine, Genlerine, ince uçlu yani iğne gibi bir şırınga ile) yerleştirdi. Hud-41
Belki bir milyon hayvanı ya da yarısını Nuh peygamber nasıl bir gemiye yükledi? Hem de her hayvandan birer çift. Gemi günlerce aylarca kara yüzü görmedi. öyleyse gemide hayvanlar için tonlarca et ve ot olması gerekirdi. Ve bu hayvanların birbirine saldırmadan uslu uslu durmaları gerekirdi. Bu kadar yükü alacak bir gemi bir kaç stadyum büyüklüğüne ulaşır.
Hud suresi 42’inci âyette anlatıldığı üzere, dağ gibi dalgaların arasından geçebilen, bazılarına göre, onu ifade için kullanılan fülk kelimesinden hareketle bir filo olan ve Allah’ın gözetimiyle ve vahiyle gelen talimatlarıyla yapılmış olan bu gemi, elbette basit bir gemi olamazdı.
Arapçada gemi, “sefine”dir. Ayette gemi değil “fülke” kelimesi geçer. Fülke, zamanımızda kayık anlamındadır. İbrahim suresinin 79. ayetinde, Allahu Teala denizde yüzen gemiler için “sefine” tabirini söyler. Kefh suresi, Hud suresi gibi sır yüklü surelerde ise “fülke” tabirini kullanır.
Hud suresi 44. ayetin kelimelerini gerçek manada incelersek açıklaması şöyledir;
“Ve kıyle ya erdubleıy maeki ve ya semaü akliıy ve ğıdal maü ve kudıyel emru vestevet alel cudiyyi ve kıyle bu’del lil kavmiz zalimın” Hud -44.
“kıyle” = düz alan, boş yer, boş alan (gökyüzü)
“erduble” = ağırlık, yük.
“maek” = yayılmak (ışınlanan varlığın cismi uzay boşluğuna yayılır genişler, süratlenince ip gibi uzar anında gözden kaybolur)
“semaü” = gökyüzü, uzay
“akl” = sürmek, ipe bağlamak
“vestevet” = kapalı yer, kapalı kutu (kabin gibidir.)
“bud” = uzaklaşmak
“cudi” = Cudi dağı, lütfeden, lütufkar.
Ayette geçen kelimelerin bu manaları ile aşağıdaki meal verilebilir.
“Gemi yüküyle beraber gökyüzünün boşluğuna doğru Allah’ın lütfuyla zalimlerden uzaklaştı” Hud-44.
Diğer antik metinlerde de hazreti Nuh un gemisinin teknolojisine dikkat çekilmiştir. babildeki tufanı anlatan tablete göre nuhun gemisi yuvarlaktı ve çok büyüktü. Gördüğünüz üzere antik Hint yazmalarında resmen uçan araçlardan yani vimanalardan bahsedilir. yine hazreti nuh’tan da manu diye bahsedilir. İkisi de antik dönemde olmasına rağmen Hint yazmalarında Hazreti Nuh ve vimanalar aynı anlatıda geçmez. fakat resmi olarak kabul edilmeyen Hint kökenli dzyan kitabında; Nuh peygamberin de bir vimanasının olduğu anlatılır. Dzyan kitabında; iyilik güçleriyle kötülerin savaşından sonra atlantisi ve sarı yüzlü kralın kötülerin vimanlarını (uçan araçlarını) etkisiz kılıp tufan gerçekleştiğinde kendi vimanasıyla kaçması anlatılır.
Floransa’daki Vaftizhane’den gizemli bir kapı tasvirinde ortaçağ bilginleri tarafından Nuh un gemisinin piramit şeklinde olduğu tasvir edilmiştir. Şekli farklı olduğuna göre geminin teknolojiside bugün bildiğimiz gemilerden farklı olmalıydı.
Benzer şekilde bazı İslami kaynaklarda hazreti Nuh’un bu olağan genel dışı gemisi bulunduğunda artık insanların iman etmesi artık geçersiz sayılacaktır.
Kamer suresi 15-Biz bir ibret olsun diye, o gemiyi geriye bıraktık. Haydi, var mı ibret alan?
hazreti nuh un kavmine yedi kat gökten, güneşten ve ay dan örnekler vermesi, onların bu ilimlerle ilgilendiğini, hatta göğün yedi kat tabakası olduğunu bilecek kadar bu ilimlerde gelişmiş bir toplum olduklarını gösterir.
Nuh-15- Elem terav keyfe ḣaleka(A)llâhu seb’a semâvâtin tibâkâ(n)
Görmez misiniz ki Allah yedi kat göğü tam birbiri ile uyum içinde yarattı?
Yunus/5. ayetinde; “HU”velleziy ce’aleş şemse dıyâen vel kamere nûra.
Yunus suresi 5. Ayette güneş için dıya’ kullanılıyor. Dıya’; ışık kaynağından ışığın verilmesi manasındadır. Nuh suresi 16. Ayette ise ay hakkında nur kelimesi kullanılmış. nûr ise yansıyan veya yansımayan ışıkların tümüne birden denilir, bu ilginç bir fark.
Nuh-16- Ve ce’ale-lkamera fîhinne nûran ve ce’ale-şşemse sirâcâ(n)
Nuh suresi 16. Ayette güneşi de tarifsiz bir lamba yaptığını ve ayı sirayet eden bir yansıtıcı kıldığını hatırlasanıza, düşünsenize.
Yani Nuh kavmine ayın yansıtıcı bir cisim olarak yaratıldığı insanlara hatırlatılıyor. Buradan da nuh kavminin astroloji konusunda ne kadar bilgili olduğu anlaşılıyor.
Diğer Antik Teknolojik Aletler (Oopartlar)
Antik döneme ait inşaat harici diğer teknolojik bulgular da antik dönemde ileri bir teknoloji olduğunu kanıtlamaktadır. Megalitlerden sonra antik uygarlıkların en fazla bilgi sahibi olduğu alanlardan biri de astrolojidir. Zaten birçok delilini gördüğünüz üzere megalitik yapılar hep astrolojiye uygun yapılmışlar yani gök cisimlerine göre hizalanmışlardır. Aynı şekilde bir çok antik eserde gezegen tasvirleri de görülmektedir. Teleskopların keşfedildiği 17. yüzyıldan önceki tarihte insanların mars, venüs, jüpiter dışındaki gezegenleri çıplak gözle görmelerinin imkansız olmasına rağmen, Sümer damgalarındaki gezegenler teleskopla incelenmiş gibi resmedilmiştir.
bizim en son uzay araştırmalarımızın sonunda fark ettiğimiz ‘güneşin manyetik tersinirliğinin zamanını ortaya çıkaran döngünün önemini ve varlığını’ Mayaların binlerce yıl önce anlayabilmeleri ve bu bilgilere uygun astrolojik/astronomik/matematik hesapları kullanmaları , gerçekten nasıl gelişmiş bir uygarlık olduklarının kanıtıdır.
Ve araştırmacılara göre mayaların uzaylılardan bilgi aldığının en büyük kanıtı maya takvimidir. maya takvimi mayalıların daha dünyada olmadığı milattan önce 3114 li yıllardan başlar.
kolombiyada bulunan en az 6000 yıllık olan aletler günümüzde aynı maddelerden yapılamamaktadır. Doğum için yapıldığı anlaşılan aletler O kadar kusursuz olmasına rağmen, insana benzemeyen koca gözlü ve koca kafalı şekiller vardır. insandan daha çok gri uzaylılara benzemektedirler.
bağdat pilinin keşfi ile antik dönemde insanların elektriği kesin şekilde bildiği anlaşılmıştı. Milattan önce 200 yılına tarihlenen bir dizi seramik kavanozların her birinde, modern pillere veya galvanik hücrelere çarpıcı bir benzerlik gösteren bir bakır silindir ve bir demir çubuk bulunmaktadır . Ve sirke veya limon suyu gibi asidik bir maddeyle doldurulduğunda, kavanozlar teorik olarak küçük bir elektrik akımı üretebilir.
mısır ve sümer döneminde yapılan altın ve kumaş işçiliği de günümüz fabrikaları işçiliği gibidir. Sanki elektrikli makinaların kullanılmasıyla yapılmışlardır.
1956’da araştırmacılar, ses yansıtıcı cihazlarla Antarktika’da buz kütlesi altında Yeryüzü’nün aynen Piri Reis haritasının gösterdiği gibi olduğunu keşfettiler; dolayısıyla bu Piri Reis haritası Antartika buz kaplamadan önce çizilmiş olmalıydı. Yani harita en az 10,000 ila 12,000 yıldan daha eski olmalıdır. Fakat sonraki soru şu olacaktır : bu dünya haritasını kim çizmişti ve ilkel teknoloji ile bu kadar doğru nasıl çizebilmişti?
Yine Mu araştırmacısı James churchward mu döneminden kalma tabletleri incelediğinde: “tabletler ilkelce yazılmıştır ama içeriğine bakıldığında Bu tabletleri kesinlikle ilkel bir medeniyet yazmış olamaz.” demiştir. Yine james churchward eserlerinde, tufan’dan önce var olan teknolojinin kaybolduğunu, tufandan sonra ilkelliğin baş gösterdiğini belirtmiştir.
Biyoloji alanında da antik dönemde önemli gelişmeler yaşandığı söylenmektedir. sümer kayıtlarına göre aralarında insan başlı boğa, aslan ve benzeri mutant canlıların üretildiği yönünde yazılar bulunmaktadır. Eğer bu doğruysa Atlas, Goliath, Gargantua, Polyphemus ve Typhon gibi mitolojik yaratıklara ve süper insanın arkasında yatan gerçek de açıklanıyor demektir.
Bugün Rusya’da bulunduğu iddia edilen vida ve makine dişlileri gibi aletler büyük ihtimalle bir deniz canlısı olan crinoidlerin fosilleri olsa da ; bir makineye ait olabilecek birçok gerçek antik teknoloji ürünü bulunmuştur.
Bu antik Teknoloji ürünleri o kadar çoktur ki bunlara genel bir isim bile verilmiştir. Oopart (yerinden çıkmış eser), dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan ve teknolojik düzeyleri göz önüne alındığında, fiziksel, kimyasal veya jeolojik kanıtlara dayalı olarak belirlenen yaşlarıyla tamamen çelişen düzinelerce tarih öncesi nesneye verilen bir terimdir. Oopartlar genellikle geleneksel, evrimci bilim insanlarını hayal kırıklığına uğratır.
Şu bir gerçek ki; bu antik teknoloji aletleri; küçük, hassas ve kırılgan olduğundan, üzerinden çok zaman geçtiği eskiyip çürüdükleri için, Tufan gibi felaketlerle yok olduğu veya gömüldüğü için ve megalitler gibi dayanıklı, değiştirilemez ve zarar verilemez olmadıkları için bugüne kadar çok azının elimize geçmiş olması normaldir. yine smithsonian enstitüsü gibi, evrimi insanlara dayatmaya çalışan kurumların bu tarz evrimsel şemayı Bozan tarihi buluntuları yok ettiğini önceki bölümlerde de ispatladığımız ve kendilerinin de itiraf ettiği bir gerçektir. Bu sebepler dolayısıyla bulunan az sayıda antik teknoloji ürünü de bir şekilde manipülasyonlarla farklı gösterilmeye, bu da yapılamıyorsa haber olmamasına ve üstünün örtülmesine çalışılmaktadır.
Dünyayı ayağa kaldıran kolombiya bugada bulunan buga küresinin georgia üniversitesi tarafından üzerindeki organik kalıntılardan yapılan karbon 14 analizlerinde cismin 12 bin yıl önce yapıldığı ortaya çıktı. bu durum 12 bin yıllık organik materyalin bir şekilde cismin üzerine yerleşmiş olmasından da olabilir, çünkü bu cismin benzerlerini yakın zamanda havada uçarken gören bir çok görgü tanığı var. Yani buga küresi görevini yaparken düşmüş ve toprak altına saplanmış olabilir. fakat en nihayetinde araştırmalar sonucu buga küresinin insan yapısı olmadığı da ortaya çıktı. bilim adamları metalde kaynak izine ve günümüz endüstrisi izlerine rastlamadı. içinde kökeni bilinmeyen çekirdek gibi başka küreler de bulundu. ona ilk dokunan kişi günlerce hasta olduğunu belirtti. ve ilk tartıldığında 1 kilo kadar iken daha sonra tartıldığında 10 kilo olmuştu. Buga küresi hakkında araştırmalar ve gizemler devam ediyor.
Buga küresinden daha önce bulunan betz küresi de ortalığı epey karıştırmıştı. 1974’te Florida’da Betz ailesi metal bir küre buldu. betz küreside bir oopart yani antik eser olabilirdi. çünkü toprağa gömülü halde bulunmuştu. Medya, ordu, ve bazı mühendisler küreyi inceledi. Küre kendi kendine Yuvarlanıyordu, Bazen yakındaki kişiyi takip ediyordu ve Ses çıkarıyordu. Bunlar belgelenmişti. ilk araştırmada kürenin içinde 3 farklı küre ve kablo görülmüştü. sonra aile kandırılıp eser sahtesi ile değiştirildi ve şu an eski özelliklerini sergilemiyor.
betz küresi ile buga küresinin antik dönem eserleri olması ne kadar şaşırtıcı ise, günümüze ait objeler olmasıda o kadar şaşırtıcıdır. çok eskide olsa yeni de olsa ikiside inandırıcı gelmiyor. çünkü iki türlü de insan yapısı değil. ya o kadar eski dönemdeki canlılar tarafından yapıldı ki bugünün teknolojisi ile anlamıyoruz ya da bugün günümüz teknolojisinden çok ileri bir düzeyde teknolojiye sahip canlılar tarafından yapıldı. fakat her türlü boyut varlıklarının teknolojisi ile yapıldığı kesin olduğundan, bu iki küre konumuza delil teşkil etmektedir.
Kolombiya’da Milattan sonra 300 ile 1000 yılları arasında yaşamış Quimbaya kültürü tarafından üretildiği düşünülen Quimbaya Uçaklarının aerodinamiği yapılan araştırmalar neticesinde günümüz uçaklarının aerodinamiğine benzediği anlaşılmıştır. bu figürler kuştan ve klasik hayvan tasvirlerinden farklı olarak modern jetlere benzeyen belirli fiziksel özellikler gösterir. 1994 yılında Alman havacılık mühendisleri Peter Belting ve Conrad Lubbers, bu altın figürlerin birebir ölçekli ve uzaktan kumandalı başarılı modellerini yapmışlardır.
Bu modellerin sadece pervaneli motorlarla değil, jet motorlarıyla bile uçabildiği ve havada yüksek bir stabilite gösterdiği kanıtlanmıştır. figürün aerodinamik yapısı bilim adamlarını şaşırtmıştır. çünkü oranları günümüz uçaklarının oranlarına uymaktadır.
monte alban daki bu uçak çizimi de şaşırtıcı şekilde quimbaya uçağına benzemektedir. bu antik çizimi ilginç kılan bir özelliği de onun ancak uçan bir kişinin görebilmesi ve ancak uçan birilerinin koordine etmesiyle rahatça çizilebilmesidir.
Abydos’taki I. Seti Tapınağı’nda “helikopter hiyeroglifleri” olarak bilinen ünlü antik Mısır kabartmaları bulunmaktadır. Bu Hiyeroglifler, helikopter, denizaltı ve tank gibi modern araçlara benzeyen şekiller içerdikleri için popüler kültürde sıkça tartışılmaktadır. Bilimsel açıklamalar, bu görüntülerin firavunların isimlerini içeren hiyerogliflerin zamanla yeniden oyulması ve üst üste binmesi yani (palimpsest) sonucu oluştuğunu belirtmektedir. fakat bu açıklama size tatmin edici geliyor mu ve böylesine bir tesadüfü açıklıyor mu?
1970’lerde türkiye Van’da bulunan bu “Taş Roket” bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi deposundadır. Bu eser şu an ziyarete açık değildir ve müzenin deposunda tutulmaktadır. Arkeologların çoğu eserin güya modern bir sahtecilik olduğunu düşündüğü için sergilenmemektedir. fakat kimse daha antik astronotlar teorisi gündemde yokken böyle sahte bir eser neden yapılsın ki diye sormamaktadır. bu Toprakkale “Uzay Mekiği” de diğer oopartlar gibi görmezden gelinmeye ya da yok edilmeye çalışılmaktadır.
ilginç şekilde içinde insan olduğu belli olan bir çok tarihi astronot heykeli de bugün araştırmacıların kafasını karıştırmaktadır. bu eserler yapay zeka ile yapılmış resimler değil. dünyanın farklı bölgelerinde tarihi eser olduğu kanıtlanmış heykeller veya çizimler. bunların bir kısmı daha önce anlattığımız gri uzaylı tanrıları betimliyor olsa da bir çoğu bariz şekilde astronot kıyafetine benzeyen kostüm içindeki insanlardır.
az önce ortaçağ kayıtlarında ufolarları gören tanıkların, uzaylıları kablolu astronot kıyafeti içinde gördüklerini hatırlayın. bu bilgiden hareketle bu astronot çizimleri tanrıların kıyafetleride olabilir. cinler bizim boyutumuzda fazla su kaybettiği için bu kıyafetlere ihtiyaç duyuyor olabilirler.
meksika palenque tapınağındaki araç tasviri çok açık bir şekilde uçan bir araca benzemekte ve bu aracı kullanan insan açıkça görülmektedir. aynı tapınağın içindeki kazılarda ilerleyen arkeologlar bol miktarda civa bulmuştur. insan için zehirli bir madde olan civa nın o dönemde yaşayan insanlar tarafından neden kullanıldığı bilim adamlarınca bilinememektedir. fakat garip bir benzerliktir ki; hint yazmalarında civanın uçan araçların yakıtı olduğu yazmaktadır.
1961 kışında Olancha yakınlarındaki Kaliforniya dağlarında mineral ararken, Wallace Lane, Virginia Maxey ve Mike Mikesell, diğer birçok kaya parçası arasında, mücevher dükkanları için jeod olduğunu düşündükleri bir kaya buldular. Ancak Mikesell, kutuyu açtığında içinde beyaz porselenden yapılmış gibi görünen bir nesne buldu. Ortasında parlak metal bir şaft vardı.Uzmanlar, bunun bir jeod olması durumunda, fosil kaplı bu yumrunun oluşmasının yaklaşık 500.000 yıl sürmüş olması gerektiğini tahmin ediyorlardı; ancak içindeki nesnenin açıkça gelişmiş insan yapımı bir alet olduğu anlaşılıyor. Bu alete coso eseri denildi. Ne yazık ki, Coso Eseri kayboldu ve detaylı bir şekilde incelenemiyor.
Peruda bulunan antik bronz dişliler, Peru’nun Lima şehrinde bulunan özel bir Kolomb öncesi sanat müzesi olan Larco Müzesi’nde sergileniyor. Bu karmaşık parçaları bulan ve “Peru” adlı kitabında belgeleyen kişi Rafael Larco Hoyle’du. Dişilerin tam olarak ne amaçla kullanıldıkları bilinmiyor.
1991 – 1993 yılları arasında Rusya’daki Ural dağlarının doğusundaki Narada’da bulunan elektronik parçalar 20.000 ila 318.000 yıl öncesine ait jeolojik bir tabakada, 10 ila 40 fit derinlikte bulundu. Syktyvkar’daki Rus Bilimler Akademisi’nin analizine göre, bulunan en büyük parçaların çoğu bakırdan, en küçükleri ise tungsten ve molibdenden yapılmıştır. 1996 yılında, Moskova’daki Jeoloji ve Değerli Metallerin İşlenmesi Merkezi Bilimsel Araştırma Dairesi’nden Doktor EW Matvejeva, binlerce yıllık olmalarına rağmen bileşenlerin teknolojik kökenli olduğunu yazmıştır.
mısırda bulunan sabu diskinin amacı anlaşılamamıştır ve en erken hanedanlar döneminde aittir. Diske ilk bakıldığında karmaşık ve teknik bir aracın parçası olduğu anlaşılmaktadır.
Birçok yerde birçok farklı türü bulunan kristal kafatasları’nın birçoğunun sahte olduğu söylenmektedir. kristal kafatasları hakkında çok fazla spekülasyon olsa da bazılarının gerçek olabileceği düşünülmektedir. özellikle bu kafataslarının smithsonian enstitüsü tarafından incelenmesi ve sahte eser olarak adlandırılması şaibelidir. çünkü smithsonian ın 8. bölümde kuruluş amacını ve ne kadar evrime uymayan delil varsa yok etmeye çalıştığını, bilinçli olarak tarihi bulgular hakkında yalan söylediğini anlatmış ispatlamıştık. Bazı kristal kafatası sahipleri kafataslarının paranormal özellikleri olduğunu ısrarla vurgulamaktadır.
Uzaylı ve cinlerin insanlara bilgi vermesi
Aynı tanrılar gibi tanrılarla aynı olduğunu defalarca ispatladığımız cinlerde insanlara bilgi vermeleri ile ünlüdür. Ülkemizde bu işlerle ilgilenen insanların cinlerden özellikle istihbari bilgi, yani bir kişi hakkında istedikleri bilgileri alabildiği sık karşılaşılan bir gerçektir. Daha önce hadis kitaplarında cinlerin insanlara sıtma hastalığının ilacını öğrettiğini anlatmıştık.
kitabul hetaif in yazarı der ki; bazı hadis bilginleri en nadr b. amr el harisi den nakl ettiklerine göre: cinlerle münasebette olan birisi cine sıtmanın ilacını biliyor musun diyor cin ona sıtma hastalığına neyin iyi geleceğini söylüyor ve bu kişi iyileşiyor. (imam şibli cinlerin esrarı s.131)
Tanrılardan teknoloji alınması bugün bile devam etmektedir. 20. yüzyılın en büyük matematik dehalarından biri kabul edilen Hintli matematikçi Srinivasa Ramanujan matematiksel formüllerini kendisine rüyalarında aile tanrıçası Namagiri Thayar’ın fısıldadığını iddia etmiştir. Karmaşık denklemleri ve teoremleri (yaklaşık 3.900 adet) herhangi bir ispat sunmadan doğrudan sonuç olarak not etmiştir. Bu sonuçların çoğu yıllar sonra modern matematikçiler tarafından doğrulanabilmiştir.
Aynı şekilde nikola tesla nın kendi ağzından marslılardan teknoloji aldığını söylediğini anlatmıştık. İlerleyen bölümlerde 2. Dünya savaşında nazi generallerinin kendi ağızlarından uzaylılardan aldıkları teknoloji ile ve thule gibi büyüyü araştıran örgütleri ile savaş aletlerini geliştirdiklerini de anlatacağız.
51.Bölgede çalıştığını iddia eden Bob Lazar bu bölgede uzaylılardan teknoloji alındığını delilleri ile anlatmış ve göstermiştir. Bob Lazar ın söylediklerinin doğruluğu bir çok farklı belgesel tarafından kanıtlanmıştır. Bu konu ile ilgili ayrıntılı gerçekleri ilerleyen bölümlerde göstereceğiz.
Bu konu zaten başka kaynaklarca da teyit edildi. 2001 yılında ingiltereli gary mckinnon nasa bilgisayarlarını hacklemek suçundan tutuklandı. gary nasanın uzaylılarla işbirliği yaptığını dünya dışı subaylar diye dosyaya ulaştığını belirtti. (antik uzaylılar 9.sezon 10.bölüm- uzaylı savaşları)
uzaylıların insanlara verdiği teknoloji ile ilgili history channel tarafından antik uzaylılar adında kapsamlı bir belgesel dizisi hazırlanmıştır. Belgeselde antik teknolojinin insanlara uzaylılar tarafından verildiğini savunan araştırmacıların ve bilim adamlarının eserlerinden faydalanılmıştır.
Sonuç olarak boyut varlıklarının sahip olduğu teknoloji ve bunu gerektiğinde insanlar ile paylaşmaları çok eski dönemlerden bugüne var olan bir olgudur. Fakat her zamanki gibi çabuk ve taviz verilerek alınan bu teknolojinin acı sonucu olmakta, uzun vadede insanları boyut varlıklarına köle etmektedir. Doğru olan yol, sabırla kimseye muhtaç olmadan ve boyunduruğu altına girmeden kendi işini yapıp kendi teknolojine sahip olmak bu şekilde uzun vadede bağımsız ve hür yaşamaktır. peki günümüzde bu tanrılardan bilgi ve yardım alan israiloğullarının, bu doğrultuda şekillenen tarihi ve günümüzdeki amaçları nelerdir? bunu öğrenmek için bir sonraki bölümümüzü bekleyin. Bir sonraki bölüme kadar gerçeklerle kalın, mutlu ve güçlü kalın.
Sancaktar Tekkılıç
FHÖ Prodüksiyon
Youtube/ Gerçeğe Çağrı
