
Alttaki yazının görsel delillerini üstteki videoda görebilirsiniz.
Nuh Tufanı ile Batmış Mu Kıtasına Ait Bilimsel Deliller
Her efsanenin bir gerçeklik payı vardır. Truva gibi nice efsane olarak bilinen olayların bilimsel araştırmalar sonucu gerçek olduğu anlaşılmıştır. Bilimsel deliller ışığında birazdan açıklayacağımız üzere İlk başlarda efsane kategorisine giren Atlantis ve mu kıtasının varlığı da araştırmalar ve tarihi delillerin artmasıyla bugün bir gerçek olduğu anlaşılmıştır. Hem Atlantis hem de Mu toprakları geçmişte varolmuş ve volkanik patlamalar sonucu okyanusun dibine batmışlardır. okyanusla ilgilenen bilim adamları, volkanik patlamaları ve tektonik hareketleri inceleyen bilim adamları ve tarihçiler Atlantis ve Mu nun varlığını onaylamaktadır.
bugün jeofizikçiler tarafından okyanuslarda bir çok batık kıtanın varlığı kabul edilmekte ve bilim çevrelerince kabul görmektedir. Pasifika, Zealandia, Mauritia, Büyük Adria; Gibi batık kıtalar bugün bilim adamlarınca keşfedilmiş ve varlıkları kanıtlanmıştır. bu kıtaların milyonlarca yıl önce tektonik hareketler sonucu batmış olduklarını belirtmektedirler. Bu batık kıtalar oldukları gibi okyanusa batmıştır. Fakat antik kayıtlarda mu ve Atlantis in 10 bin yıl önce gibi yakın bir tarihte doğal bir felaket ile parçalanarak battığı bildirilmektedir.
Peki ikiye ayrılan bilim camiasından Atlantis ve mu nun varlığını inkar edenler ne söylemişlerdir. Önce levha tektoniği teorisine göre Okyanus altında sial katmanına rastlanılamayacağı söylenilmiştir. Fakat yeni keşiflerle hem maurita gibi batmış hem de zelandia gibi sular altında kalmış kıtaların olduğu öğrenilince bu kez mu ve atlantisin olduğu söylenen yerlerde bir sial katmanına rastlanmadığı söylenmiştir. Fakat yeni keşiflerle ileride göstereceğimiz üzere okyanus altında batık bir çok yeryüzü yapıları bulunmuştur. Ayrıca mu ve atlantisin varlığını inkar edenler sanki okyanusun altı tamamen haritalanmış ve keşefedilmiş fakat mu ve Atlantis gene de bulunamamış gibi konuşmaktadır. Halbuki bugün mars hakkında kendi gezegenimizden daha fazla bilgiye sahipiz. Çünkü Devletler okyanusların araştırılmasını istemiyor olsa gerek; uzay harcamalarına milyarlarca dolar fon ayrılmasına rağmen okyanusların keşfi için yeterli fonlar oluşturulmamaktadır.
uzay araştırmaları için NASA’ya ayrılan bütçe yaklaşık 3,8 milyar dolar. Oysa NOAA ise (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) 23,7 milyon dolarlık düşük bir bütçe almaktadır.
Bugün uzaya giden insan sayısı okyanusun dibine inebilen insan sayısından çok daha fazladır. Çevre gezegenleri haritalandırmamıza rağmen okyanusun dibi hala haritalandırılmamıştır. Bilim adamları 2030 yılında su altının haritalandırma işinin biteceğini bildirdiler. Yani acı bir gerçektir ki bugün dünyamızın %70 ini bilmemekteyiz.
Şimdi küresel tufanın varlığını ispatlayan bilim adamlarının görüşleriyle devam edelim. Öncelikle şunu belirtelim ki; bilim adamlarının hepsi günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce yani milattan önce 10 bin yılında deniz seviyesinde anormal şekilde yüksek bir artışın olduğunu, o dönemki hayvanların en az 4 te üçünden fazlasının bilinmeyen bir şekilde öldüğünü kabul etmekte fakat bunun sebebini açıklayamamaktadırlar. Tufan harici üretilen tüm teorileri yetersiz kalmaktadır.
öyle ki nuh tufanının bilimsel bir teori şeklinde ağırlık kazanması sonucu ana akım bilim çevrelerince bile kabul edilmeye başlanmıştır.
O dönemde buzulumsu bir çağ olduğu tüm dünyayı buz kaplamamış olsa da günümüzden nispeten daha soğuk bir dönem olduğu ve buzların erimesiyle deniz seviyesinin yükseldiği bilinmekte ise de; bu ani değişimin ve ölümlerin sebebi belli değildir.
Küresel tufan teorisini kabul eden Bazı bilim adamlarına göre tufanın sonuçları o kadar büyük ve belirgindir ki tufanı ispat için bu delillerden biri bile tek başına yeterlidir. örneğin Ralph Franklin Walworth ve Geoffrey Walworth Sjostrom e göre son buzul çağında su seviyesinin çok düşük olması tek başına Atlantis’in varlığı için yeterli bir sebeptir. Biz genede küresel tufanın varlığı ile alakalı bilimsel delilleri bir özetleyelim:
şimdi göstereceğimiz delillerin genel olarak özeti şudur: dünyanın bazı bölgelerindeki jeolojik olarak bazı katmanların oluşması ancak su felaketi iledir. Çünkü diğer ihtimal olan; yanardağ etmeni, kaya çakıl ve kum katmanları yığmaz, ancak Devasa deprem veya tufan dalgaları; yollarına çıkan kayaları toplar ve bunları su taşıma gücü kaybolana dek sürükleyip yuvarlar. İşte bu çok belirgin küresel deliller şunlardır:
Polistrat Fosiller
Kırıntılı Damar Kayaçları;
Katı Madde Akıntıları,
Geniş Alanlara Yayılmış “Çökelti Tabakası” ve “Gözleme” Tipi Katmanlaşma;
Değişik Yüksekliklerde Bulunan Çok Sayıda Fosil Balina,
Dünya’nın çeşitli bölgelerindeki Dağlarda Deniz Kabukları veya Deniz Fosillerinin Bulunması.
Sibirya, Alaska ve Kuzey Avrupa’da Çok Sayıda Donmuş Mamutlar ve Mamut Kemikleri Bulunması,
Kayalardaki Yarıklarda Bulunan Karışık Hayvan Kemikleri,
Taşınan Büyük yabancı Kaya Blokları,
Meksika Körfezine Tatlı Suyu Getiren Çok Büyük Çaplı Su Akışı,
Karadenizin oluşumu,
Bazı bilim adamlarına göre bu tufana Dünya’nın Çekirdeğini Tetikleyen Kuyruklu Yıldız Darbeleri sebep olmuştur.
Dünyaca tanınmış Viyana Üniversitesi Jeoloji Enstitüsünden Prof. Alexander Tollmann 2 önemli kanıt ile küresel tufanın parametrelerinden birisi ve en önemlisi olan kuyruklu yıldız gerçeğine ulaşmıştır.
Kuyruklu yıldız kanıtlarından biri kuyruklu yıldız vuruşunun etkisiyle saçılmış tektit yani camsı göktaşı parçaları ismi verilen erimiş kaya parçalarının dağılımıdır. Tollmann, bu konuda şunları söylüyor:
“10.000 yıllık çökeltiler arasında çok yüksek yoğunlukta bu camsı gök taşlarından bulunuyor. Aynı seviyede (on bin yıllık çökelti seviyesi) Dünya’nın farklı bölgelerinde görülen örneklerin çeşitliliğine baktığımızda, yeryüzüne 7 büyük parça ve birçok küçük parça kuyruklu yıldızın vurduğunu anlıyoruz.”
İkinci önemli keşif ise aynı dönemdeki fosilleşmiş ağaçlarda ani bir karbon 14 artışının görülmesi oldu. Tollmann bu durumun, kuyruklu yıldızların ozon tabakasını harap etmesi ile atmosfere çok yüksek seviyede radyasyon salınması ve bu nedenle de karbon 14 miktarının artmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Tollmann teorisini; Ortadoğu, Çin, Hindistan ve Amerika’dan derlediği eski kültürlere ait mitolojik verilerle de destekliyor. Tollmann bu mitlerle ilgili açıklaması da şöyledir:
“Bu mitolojik hikayelerin hepsi, olaydan çok uzun süre sonra yazılmış. Ancak bu bilgiler yazıya geçene dek nesilden nesile sözlü olarak aktarılmış olmalı. Bu bilgiler hala o kadar çok ve sıra dışı benzerlikler gösteriyorlar ki. Örneğin farklı kültürlerden gelen bu anlatımların hepsinde, Dünya’nın yedi tane yanan güneş tarafından tehdit edildiği ve akabinde Tufan ve diğer felaketlerle yeryüzünün alt üst olmasının tanımlamaları yer alıyor.”
Tollmann bu iki bilgi kaynağını kullanarak tufan ın tarihini kesin bir şekilde belirlediğini Ve tufan ın MÖ 9600 yılları civarında gerçekleştiğini belirtti. Bu tarih oldukça gerçekçi bir tarihtir çünkü belgeselde de göreceğiniz diğer bilimsel verilerin tarihi ile uyumlu bir tarihtir.
1940 yılında ilk olarak hollanda da keşfedilen volkanik kül tabakasının bugün neredeyse tüm dünyada var olduğu anlaşıldı. usselo ufku olarak bilinen bu kül tabakası günümüzden 11 bin ila 13 bin yıl önce oluşmuştu ve bugün 10 ayrı ülkede keşfedildi. bu demek oluyor ki milatan önce 10 binli yıllarda tüm dünyayı kaplayacak ölçüde büyük bir yangın oluşmuştu. bu kül katmanının, tufan dönemindeki kuyruklu yıldızlardan ve onların tetiklediği volkanik patlamalardan oluştuğu ve bu sayede buzulları eriterek büyük tufana sebep olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan, ağaç halkalarını inceleyen ünlü uzman Mike Baillie de, araştırmalarını mitoloji ile destekliyor. Ağaçların yıllık büyüme modellerinden elde edilen 5000 yıllık sürekli ve küresel kayıtlar, dünya çapında yaşanan 5 büyük çevresel şoku açığa çıkarıyor. Baillie’nin vardığı sonuç, bu beş felaket insanlar için “karanlık çağlar”ın başladığı tarihlere denk düşüyordu.
Kutuplarda bulunan “volkan külleri”nin 10.000-14.000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Bu aralığın ortalaması(12.000 yıl) ve Grönland’da yapılan araştırma sonucu ortaya çıkan 11.711 yılı, Nuh Tufanı’nın gerçekçi tahminlerini vermektedir.
Bilim adamı Velikovsky de araştırmalarıyla denizin dibine batmış kıtaların olduğunu ispatlamıştır. Velikovsky’nin yazdığı en önemli eser “Sarsılan Dünya“dır. Bu eserde Velikovsky birçok bilimsel araştırmalara dayanarak, kanıtları bir bir inceleyen bir dedektif gibi dünya geçmişindeki akıl almaz felaketleri saptamaya çalışmıştı. Araştırmaları sonucu Himalayalar ve Tibetin bir zamanlar deniz altını oluştururken, aniden yükseldiğini saptamıştır. Aynı şekilde teoriye göre Amerika ve Afrika’da birçok yeni kara parçaları oluştu. Ayrıca Atlas Okyanus’un dibindeki sıra dağların üzerinde bulunan buzul izleri, bu dağların bir zamanlar deniz üstünde olduklarını işaret ediyor.
Dünyanın her tarafında bulunan toplu hayvan mezarlarına dikkat çeken Velikovsky. Bunların bir genel felakette sular tarafından sürüklenip, kayalar üzerinde parçalandıklarını, üzerlerine suların taşıdığı taşlar yığılıp, üst üste gömüldüklerini kaydetmiştir.
Peking yakınlarında Choukoutien’deki bir toplu hayvan mezarında yedi parçalanmış insan iskeleti bulunmuştur. Bunlar üç ayrı ırka aitti, Beyaz, Eskimo ve Melanesyalı.
Paleontolojik bulgulara göre felaketten önce hayvan nüfusu oldukça kabarıkmış ve son buzul çağın sonunda M.Ö. 10.000 senelerinde 40 milyon hayvanın ani bir ölüm gördükleri ileri sürülmüştür.
Kuzey Sibirya’da buzlar altında on binlerce donmuş mamut cesetleri vardır. Karbon 14 testleri bu hayvanların yaklaşık 12,000 sene evvel öldüklerini gösteriyor.
Gene bir delil; Atlas Okyanusunun ortalarında Platon’un işaret ettiği yerde deniz altında nispeten sığ olan geniş bir arazi vardır. Bunun adı Orta Atlantik Çıkıntısıdır. (Mid-Atlantic Ridge). Bazı Atlanatologlar, onu batmış kıtanın kalıntıları olarak kabul ederler. 1949 yılında Colombia üniversitesinden Profesör Maurice Ewing in bu düzeyde yaptığı araştırmalarda 4 ile 5.5 kilometre arasında deniz dibinde bir kumsal sahil şeridi bulundu. Kum ancak atmosfer şartlarında erozyonla meydana gelir, su altında oluşması mümkün olmadığına göre bu plajın batmış olduğu kaçınılmazdır.
Gene bir başka delil Ant dağlarındaki limanda halen deniz yosunu kalıntıları bulmak mümkündür. Bir çok yükselmiş kumsal sahil şeridi de vardır. Bu durum yakın bir tarihte deniz seviyesinde olan karanın büyük olaylar sonucu yükseldiğini gösteriyor.
Yine; Atlas Okyanusunun dibinde geniş alanların lavla kaplı olduğu görüldü. Fransız jeolog Pierre Termier’e göre su altından alınan lav örnekleri cam basalt lav türündedir ve ancak su dışındaki atmosferik basınç altında katılaşabilmektedir. Yani bu volkanlar bir zamanlar karadaydı şimdi ise sular altında.
Atlantis ve mu kıtalarının bir zamanlar olduğu ve denizin dibine battığı ile alakalı büyük jeolojik sonuçlar yani kanıtlar ise şunlardır: kuzey atlantik okyanusunun dibindeki veriler bölgesel bir çökmeye işaret etmektedir. nissisipi ve lavrence vadisinin kuruması, floridanın ortaya çıkması, amazon denizinin yok oluşu, kuzey amerika atlantik kıyı hattının genişlemesi. bu jeolojik olayların gerçekleşmesi için büyük bir kara kütlesinin denizde batması gerekmektedir.
Bu büyük kıtaların batmasının yanında bazı bilimsel kanıtlara göre dünyanın geri kalan önemli bir kısmı da, sular çekilene kadar bir süre sular altında kalmıştı.
Bilim adamı Leonard Woolley Sümerlerin yaşadığı bölgede 1922’den 1934 yılına kadar sürdürülen ve dünya çapında büyük sansasyon yaratan kazı çalışmalarında antik çanak çömleklerin bulunduğu katmanlardan sonrasını şu şekilde anlatır. “Tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir kil kütlesi sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabilir. Bu ancak efsanevi nuh tufanın kalıntıları olabilir.” mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.
Benzer bulgular yunanistanda mağaralarda da bulunmuştu. Mağara tabakalarını inceleyen bilim adamları 10 bin yıl kadar önce bir deniz suyu baskınının olduğunu anlamışlardır. bu konuda literatüre karadeniz su baskını diye geçmiştir. Prof. Petko Dimitrov’un 1982’de yayınlanan tarihlemesi ve Dr. Ballard’ın Şekil 2’deki ilk kabuk tabakasının tarihlemesi karadenizdeki su baskınının mö 10.000 yılları civarında olduğunu göstermektedir. 1998 yılında Prof. W. Ryan ve W. Pitman’ın eski bir kıyı şeridi bulmaları ve 155 metre derinlikte tamamen korunmuş kum tepeleri bulmaları, bir sel olduğunu gösterdi. Tamamen korunmuş kum tepeleri, selin hızlı bir şekilde gerçekleşmiş olmasının bir kanıtıydı.
tufanla ilgili bulunan jeolojik deliller her geçen gün artmaktadır. İngiltere’ye yakın Kuzey Denizi İrlanda ve Grönland yakınlarında Deniz diplerinde Binlerce yıl önce denizin dibini boylamış ormanlar görülür. bu ormanların batış tarihi Bilim adamlarına göre atlantis’in batış tarihine uymaktadır.
Yine bugün bilim adamlarınca Yer altında büyük bir su kaynağı tespit edilmiştir. Bu yer altındaki su kaynağı yeryüzündeki okyanuslardan 3 kat daha fazla büyüklükteki bir suyu içinde barındırmaktadır. bu suların yerin tam 700 km altında bulunan “Ringwodite” olarak adlandırılan mavi Taşların içinde bulundukları keşfedilmiştir. bu keşif de kur’an-ı Kerim’deki Tufanı anlatan ayetlerdeki “İşte o gün derin suların tüm kaynakları yarıldı, patladı, fışkırdı” sözleriyle uyumludur. bu durum Karaları tümüyle kaplamaya yetecek ölçüdeki su kaynağının yer altındaki bu Sular da olabileceğini akla getirmektedir.
Sancaktar Tekkılıç
FHÖ Prodüksiyon
Youtube/ Gerçeğe Çağrı
