
Alttaki yazının görsel delillerini üstteki videoda görebilirsiniz.
Mu Kıtası ve Nuh Tufanının Somut Delilleri
“Tarih muazzam bir erken uyarma sistemidir.” (Norman Cousins)
Önceki bölümlerde çok tanrılı yani pagan dinlerin boyut varlıkları tarafından oluşturulduğu ile alakalı bir çok delil sunduk. Bu bölümde ise geçmişte cin ile insan etkileşiminin yaşandığı en büyük tarihi olayı anlatacağız. Bu tarihsel olayın verileri bize; geçmişte tek tanrılı dinlerin uzaylılar yani cinler tarafından nasıl çok tanrılı dinlere dönüştürüldüğünü, ve bu çok tanrılı dinlerin tüm dünyayı nasıl kapladığını, tüm dünyada yapılmış benzer tarzda antik dönem yapılarının nasıl var olduğunu açıklayacak.
bu bölümde çoğunlukla nuh tufanının varolduğuna dair jeolojik ve tarihi delilleri sunacağız. Bir sonraki bölümde göstereceğimiz deliller ise nuh peygamber ile atlantis ve mu kıtalarının var olduğunu, boyut varlıklarının o dönemde bir şekilde insanların boyutuna geçtiklerini ve bu boyut varlıklarının insanlara bilgi ve teknoloji verdiğini ve bu şekilde tanrı kılığına bürünüp, insanları kontrol ettiklerini ardından insanları savaşlara sürüklediklerini, nuh peygamberin atlantis ve mu kavimlerindeki kaosu engellemeye çalıştığını fakat bitmeyecek kaos sisteminin en son ancak tufanla yok edildiğini gösterecek.
“ilk başlarda efsane olarak inanılan tufanla batmış Atlantis kıtası efsanesi, birçok Avrupalı yazara da ilham kaynağı olmuştur. Hakkında bir çok kitap yazılır.
Atlantis hakkında kitap yazmış meşhur yazarlar şunlardır;
Montaigne, Buffon ve Voltaire gibi ünlü yazarlar bile bu efsaneye inanırlar. F. Bacon’ın fizik bilimlerinin ideal devletini resmeden romanı “Yeni Atlantis”(New Atlantis); İsveçli Rudbeck’in (1679-1702) “Atland Eller Mahneim” adlı eseri; Kristof Kolomb’u yitik eski kıtaları aramaya çıkan biri olarak tasarlayan Katalan yazar Verdaguer’in, “I’Atlântida” (1877) adlı şiiri; G. Hauptmann’ın, aynı efsaneyi simgeleştirerek, bir kadın oyuncuya aşık olan bir bilim adamının psikolojisine uyguladığı romanı “Atlantis” (1912) ve P Benoit’nin, “l’Atlantide”(1919) adlı eseri bunlardan bazılarıdır.
Bunların yanında; Asya’da 13, Avrupa’da 4, Afrika’da 5, Avustralya ve Güney Denizi adalarında 9, Kuzey- Güney ve Orta Amerika’da 37 adet tufan efsanesi derlenmiş. Ayrıca Sümerler Büyük Tufan tarihi gerçeğinden yola çıkıp en ufak bir şüpheye dahi yer vermeden krallarının listesinde Mezopotamya hakimlerini; “Tufandan önceki ve tufandan sonraki krallar” diye ikiye ayırmaktadırlar. Bunların “vakayı name” denilen eserlerinde daima,“Ve sonra büyük tufan oldu ve tufandan sonra gökten tekrar krallar indi,” şeklinde açıklamalar vardır.
her efsanenin bir gerçeklik payı vardır. Truva gibi nice efsane olarak bilinen olayların bilimsel araştırmalar sonucu gerçek olduğu anlaşılmıştır. Bilimsel deliller ışığında birazdan açıklayacağımız üzere İlk başlarda efsane kategorisine giren Atlantis ve mu kıtasının varlığı da araştırmalar ve tarihi delillerin artmasıyla bugün bir gerçek olduğu anlaşılmıştır. Hem Atlantis hem de Mu toprakları geçmişte varolmuş ve volkanik patlamalar sonucu okyanusun dibine batmışlardır. okyanusla ilgilenen bilim adamları, volkanik patlamaları ve tektonik hareketleri inceleyen bilim adamları ve tarihçiler Atlantis ve Mu nun varlığını onaylamaktadır.
bugün jeofizikçiler tarafından okyanuslarda bir çok batık kıtanın varlığı kabul edilmekte ve bilim çevrelerince kabul görmektedir. Pasifika, Zealandia, Mauritia, Büyük Adria; Gibi batık kıtalar bugün bilim adamlarınca keşfedilmiş ve varlıkları kanıtlanmıştır. bu kıtaların milyonlarca yıl önce tektonik hareketler sonucu batmış olduklarını belirtmektedirler. Bu batık kıtalar oldukları gibi okyanusa batmıştır. Fakat antik kayıtlarda mu ve Atlantis in 10 bin yıl önce gibi yakın bir tarihte doğal bir felaket ile parçalanarak battığı bildirilmektedir.
Peki ikiye ayrılan bilim camiasından Atlantis ve mu nun varlığını inkar edenler ne söylemişlerdir. Önce levha tektoniği teorisine göre Okyanus altında sial katmanına rastlanılamayacağı söylenilmiştir. Fakat yeni keşiflerle hem maurita gibi batmış hem de zelandia gibi sular altında kalmış kıtaların olduğu öğrenilince bu kez mu ve atlantisin olduğu söylenen yerlerde bir sial katmanına rastlanmadığı söylenmiştir. Fakat yeni keşiflerle ileride göstereceğimiz üzere okyanus altında batık bir çok yeryüzü yapıları bulunmuştur. Ayrıca mu ve atlantisin varlığını inkar edenler sanki okyanusun altı tamamen haritalanmış ve keşefedilmiş fakat mu ve Atlantis gene de bulunamamış gibi konuşmaktadır. Halbuki bugün mars hakkında kendi gezegenimizden daha fazla bilgiye sahipiz. Çünkü Devletler okyanusların araştırılmasını istemiyor olsa gerek; uzay harcamalarına milyarlarca dolar fon ayrılmasına rağmen okyanusların keşfi için yeterli fonlar oluşturulmamaktadır.
uzay araştırmaları için NASA’ya ayrılan bütçe yaklaşık 3,8 milyar dolar. Oysa NOAA ise (Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) 23,7 milyon dolarlık düşük bir bütçe almaktadır.
Bugün uzaya giden insan sayısı okyanusun dibine inebilen insan sayısından çok daha fazladır. Çevre gezegenleri haritalandırmamıza rağmen okyanusun dibi hala haritalandırılmamıştır. Bilim adamları 2030 yılında su altının haritalandırma işinin biteceğini bildirdiler. Yani acı bir gerçektir ki bugün dünyamızın %70 ini bilmemekteyiz.
Şimdi küresel tufanın varlığını ispatlayan bilim adamlarının görüşleriyle devam edelim. Öncelikle şunu belirtelim ki; bilim adamlarının hepsi günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce yani milattan önce 10 bin yılında deniz seviyesinde anormal şekilde yüksek bir artışın olduğunu, o dönemki hayvanların en az 4 te üçünden fazlasının bilinmeyen bir şekilde öldüğünü kabul etmekte fakat bunun sebebini açıklayamamaktadırlar. Tufan harici üretilen tüm teorileri yetersiz kalmaktadır.
öyle ki nuh tufanının bilimsel bir teori şeklinde ağırlık kazanması sonucu ana akım bilim çevrelerince bile kabul edilmeye başlanmıştır.
O dönemde buzulumsu bir çağ olduğu tüm dünyayı buz kaplamamış olsa da günümüzden nispeten daha soğuk bir dönem olduğu ve buzların erimesiyle deniz seviyesinin yükseldiği bilinmekte ise de; bu ani değişimin ve ölümlerin sebebi belli değildir.
Küresel tufan teorisini kabul eden Bazı bilim adamlarına göre tufanın sonuçları o kadar büyük ve belirgindir ki tufanı ispat için bu delillerden biri bile tek başına yeterlidir. örneğin Ralph Franklin Walworth ve Geoffrey Walworth Sjostrom e göre son buzul çağında su seviyesinin çok düşük olması tek başına Atlantis’in varlığı için yeterli bir sebeptir. Biz genede küresel tufanın varlığı ile alakalı bilimsel delilleri bir özetleyelim:
şimdi göstereceğimiz delillerin genel olarak özeti şudur: dünyanın bazı bölgelerindeki jeolojik olarak bazı katmanların oluşması ancak su felaketi iledir. Çünkü diğer ihtimal olan; yanardağ etmeni, kaya çakıl ve kum katmanları yığmaz, ancak Devasa deprem veya tufan dalgaları; yollarına çıkan kayaları toplar ve bunları su taşıma gücü kaybolana dek sürükleyip yuvarlar. İşte bu çok belirgin küresel deliller şunlardır:
Polistrat Fosiller
Kırıntılı Damar Kayaçları;
Katı Madde Akıntıları,
Geniş Alanlara Yayılmış “Çökelti Tabakası” ve “Gözleme” Tipi Katmanlaşma;
Değişik Yüksekliklerde Bulunan Çok Sayıda Fosil Balina,
Dünya’nın çeşitli bölgelerindeki Dağlarda Deniz Kabukları veya Deniz Fosillerinin Bulunması.
Sibirya, Alaska ve Kuzey Avrupa’da Çok Sayıda Donmuş Mamutlar ve Mamut Kemikleri Bulunması,
Kayalardaki Yarıklarda Bulunan Karışık Hayvan Kemikleri,
Taşınan Büyük yabancı Kaya Blokları,
Meksika Körfezine Tatlı Suyu Getiren Çok Büyük Çaplı Su Akışı,
Karadenizin oluşumu,
Bazı bilim adamlarına göre bu tufana Dünya’nın Çekirdeğini Tetikleyen Kuyruklu Yıldız Darbeleri sebep olmuştur.
Dünyaca tanınmış Viyana Üniversitesi Jeoloji Enstitüsünden Prof. Alexander Tollmann 2 önemli kanıt ile küresel tufanın parametrelerinden birisi ve en önemlisi olan kuyruklu yıldız gerçeğine ulaşmıştır.
Kuyruklu yıldız kanıtlarından biri kuyruklu yıldız vuruşunun etkisiyle saçılmış tektit yani camsı göktaşı parçaları ismi verilen erimiş kaya parçalarının dağılımıdır. Tollmann, bu konuda şunları söylüyor:
“10.000 yıllık çökeltiler arasında çok yüksek yoğunlukta bu camsı gök taşlarından bulunuyor. Aynı seviyede (on bin yıllık çökelti seviyesi) Dünya’nın farklı bölgelerinde görülen örneklerin çeşitliliğine baktığımızda, yeryüzüne 7 büyük parça ve birçok küçük parça kuyruklu yıldızın vurduğunu anlıyoruz.”
İkinci önemli keşif ise aynı dönemdeki fosilleşmiş ağaçlarda ani bir karbon 14 artışının görülmesi oldu. Tollmann bu durumun, kuyruklu yıldızların ozon tabakasını harap etmesi ile atmosfere çok yüksek seviyede radyasyon salınması ve bu nedenle de karbon 14 miktarının artmasından kaynaklandığını belirtmektedir. Tollmann teorisini; Ortadoğu, Çin, Hindistan ve Amerika’dan derlediği eski kültürlere ait mitolojik verilerle de destekliyor. Tollmann bu mitlerle ilgili açıklaması da şöyledir:
“Bu mitolojik hikayelerin hepsi, olaydan çok uzun süre sonra yazılmış. Ancak bu bilgiler yazıya geçene dek nesilden nesile sözlü olarak aktarılmış olmalı. Bu bilgiler hala o kadar çok ve sıra dışı benzerlikler gösteriyorlar ki. Örneğin farklı kültürlerden gelen bu anlatımların hepsinde, Dünya’nın yedi tane yanan güneş tarafından tehdit edildiği ve akabinde Tufan ve diğer felaketlerle yeryüzünün alt üst olmasının tanımlamaları yer alıyor.”
Tollmann bu iki bilgi kaynağını kullanarak tufan ın tarihini kesin bir şekilde belirlediğini Ve tufan ın MÖ 9600 yılları civarında gerçekleştiğini belirtti. Bu tarih oldukça gerçekçi bir tarihtir çünkü belgeselde de göreceğiniz diğer bilimsel verilerin tarihi ile uyumlu bir tarihtir.
1940 yılında ilk olarak hollanda da keşfedilen volkanik kül tabakasının bugün neredeyse tüm dünyada var olduğu anlaşıldı. usselo ufku olarak bilinen bu kül tabakası günümüzden 11 bin ila 13 bin yıl önce oluşmuştu ve bugün 10 ayrı ülkede keşfedildi. bu demek oluyor ki milatan önce 10 binli yıllarda tüm dünyayı kaplayacak ölçüde büyük bir yangın oluşmuştu. bu kül katmanının, tufan dönemindeki kuyruklu yıldızlardan ve onların tetiklediği volkanik patlamalardan oluştuğu ve bu sayede buzulları eriterek büyük tufana sebep olduğu anlaşılmaktadır.
Diğer taraftan, ağaç halkalarını inceleyen ünlü uzman Mike Baillie de, araştırmalarını mitoloji ile destekliyor. Ağaçların yıllık büyüme modellerinden elde edilen 5000 yıllık sürekli ve küresel kayıtlar, dünya çapında yaşanan 5 büyük çevresel şoku açığa çıkarıyor. Baillie’nin vardığı sonuç, bu beş felaket insanlar için “karanlık çağlar”ın başladığı tarihlere denk düşüyordu.
Kutuplarda bulunan “volkan külleri”nin 10.000-14.000 yıllık olduğu tespit edilmiştir. Bu aralığın ortalaması(12.000 yıl) ve Grönland’da yapılan araştırma sonucu ortaya çıkan 11.711 yılı, Nuh Tufanı’nın gerçekçi tahminlerini vermektedir.
Bilim adamı Velikovsky de araştırmalarıyla denizin dibine batmış kıtaların olduğunu ispatlamıştır. Velikovsky’nin yazdığı en önemli eser “Sarsılan Dünya“dır. Bu eserde Velikovsky birçok bilimsel araştırmalara dayanarak, kanıtları bir bir inceleyen bir dedektif gibi dünya geçmişindeki akıl almaz felaketleri saptamaya çalışmıştı. Araştırmaları sonucu Himalayalar ve Tibetin bir zamanlar deniz altını oluştururken, aniden yükseldiğini saptamıştır. Aynı şekilde teoriye göre Amerika ve Afrika’da birçok yeni kara parçaları oluştu. Ayrıca Atlas Okyanus’un dibindeki sıra dağların üzerinde bulunan buzul izleri, bu dağların bir zamanlar deniz üstünde olduklarını işaret ediyor.
Dünyanın her tarafında bulunan toplu hayvan mezarlarına dikkat çeken Velikovsky. Bunların bir genel felakette sular tarafından sürüklenip, kayalar üzerinde parçalandıklarını, üzerlerine suların taşıdığı taşlar yığılıp, üst üste gömüldüklerini kaydetmiştir.
Peking yakınlarında Choukoutien’deki bir toplu hayvan mezarında yedi parçalanmış insan iskeleti bulunmuştur. Bunlar üç ayrı ırka aitti, Beyaz, Eskimo ve Melanesyalı.
Paleontolojik bulgulara göre felaketten önce hayvan nüfusu oldukça kabarıkmış ve son buzul çağın sonunda M.Ö. 10.000 senelerinde 40 milyon hayvanın ani bir ölüm gördükleri ileri sürülmüştür.
Kuzey Sibirya’da buzlar altında on binlerce donmuş mamut cesetleri vardır. Karbon 14 testleri bu hayvanların yaklaşık 12,000 sene evvel öldüklerini gösteriyor.
Yine bir delil; Atlas Okyanusunun ortalarında Platon’un işaret ettiği yerde deniz altında nispeten sığ olan geniş bir arazi vardır. Bunun adı Orta Atlantik Çıkıntısıdır. (Mid-Atlantic Ridge). Bazı Atlanatologlar, onu batmış kıtanın kalıntıları olarak kabul ederler. 1949 yılında Colombia üniversitesinden Profesör Maurice Ewing in bu düzeyde yaptığı araştırmalarda 4 ile 5.5 kilometre arasında deniz dibinde bir kumsal sahil şeridi bulundu. Kum ancak atmosfer şartlarında erozyonla meydana gelir, su altında oluşması mümkün olmadığına göre bu plajın batmış olduğu kaçınılmazdır.
Yine bir başka delil Ant dağlarındaki limanda halen deniz yosunu kalıntıları bulmak mümkündür. Bir çok yükselmiş kumsal sahil şeridi de vardır. Bu durum yakın bir tarihte deniz seviyesinde olan karanın büyük olaylar sonucu yükseldiğini gösteriyor.
Yine; Atlas Okyanusunun dibinde geniş alanların lavla kaplı olduğu görüldü. Fransız jeolog Pierre Termier’e göre su altından alınan lav örnekleri cam basalt lav türündedir ve ancak su dışındaki atmosferik basınç altında katılaşabilmektedir. Yani bu volkanlar bir zamanlar karadaydı şimdi ise sular altında.
Atlantis ve mu kıtalarının bir zamanlar olduğu ve denizin dibine battığı ile alakalı büyük jeolojik sonuçlar yani kanıtlar ise şunlardır: kuzey atlantik okyanusunun dibindeki veriler bölgesel bir çökmeye işaret etmektedir. nissisipi ve lavrence vadisinin kuruması, floridanın ortaya çıkması, amazon denizinin yok oluşu, kuzey amerika atlantik kıyı hattının genişlemesi. bu jeolojik olayların gerçekleşmesi için büyük bir kara kütlesinin denizde batması gerekmektedir.
Bu büyük kıtaların batmasının yanında bazı bilimsel kanıtlara göre dünyanın geri kalan önemli bir kısmı da, sular çekilene kadar bir süre sular altında kalmıştı.
Bilim adamı Leonard Woolley Sümerlerin yaşadığı bölgede 1922’den 1934 yılına kadar sürdürülen ve dünya çapında büyük sansasyon yaratan kazı çalışmalarında antik çanak çömleklerin bulunduğu katmanlardan sonrasını şu şekilde anlatır. “Tek bir zaman diliminde oluşmuş böylesine büyük bir kil kütlesi sadece çok büyük bir sel felaketinin sonucu olabilir. Bu ancak efsanevi nuh tufanın kalıntıları olabilir.” mikroskobik analiz, temiz kilden kalın bir katmanın, eski Sümer uygarlığını yok edecek kadar büyük bir tufan tarafından buraya yığılmış olduğunu gösteriyordu.
Benzer bulgular yunanistanda mağaralarda da bulunmuştu. Mağara tabakalarını inceleyen bilim adamları 10 bin yıl kadar önce bir deniz suyu baskınının olduğunu anlamışlardır. bu konuda literatüre karadeniz su baskını diye geçmiştir. Prof. Petko Dimitrov’un 1982’de yayınlanan tarihlemesi ve Dr. Ballard’ın Şekil 2’deki ilk kabuk tabakasının tarihlemesi karadenizdeki su baskınının mö 10.000 yılları civarında olduğunu göstermektedir. 1998 yılında Prof. W. Ryan ve W. Pitman’ın eski bir kıyı şeridi bulmaları ve 155 metre derinlikte tamamen korunmuş kum tepeleri bulmaları, bir sel olduğunu gösterdi. Tamamen korunmuş kum tepeleri, selin hızlı bir şekilde gerçekleşmiş olmasının bir kanıtıydı.
tufanla ilgili bulunan jeolojik deliller her geçen gün artmaktadır. İngiltere’ye yakın Kuzey Denizi İrlanda ve Grönland yakınlarında Deniz diplerinde Binlerce yıl önce denizin dibini boylamış ormanlar görülür. bu ormanların batış tarihi Bilim adamlarına göre atlantis’in batış tarihine uymaktadır.
Yine bugün bilim adamlarınca Yer altında büyük bir su kaynağı tespit edilmiştir. Bu yer altındaki su kaynağı yeryüzündeki okyanuslardan 3 kat daha fazla büyüklükteki bir suyu içinde barındırmaktadır. bu suların yerin tam 700 km altında bulunan “Ringwodite” olarak adlandırılan mavi Taşların içinde bulundukları keşfedilmiştir. bu keşif de kur’an-ı Kerim’deki Tufanı anlatan ayetlerdeki “İşte o gün derin suların tüm kaynakları yarıldı, patladı, fışkırdı” sözleriyle uyumludur. bu durum Karaları tümüyle kaplamaya yetecek ölçüdeki su kaynağının yer altındaki bu Sular da olabileceğini akla getirmektedir. Atlantis ve mu kıtalarının varlığı ile alakalı tarihi delillerle ilgili kısma geçmeden önce bu konu hakkında bilmeniz gereken en önemli nokta şu ki; bu bölümde göreceğiniz özellikle muya’ya ait denizin altındaki adalardaki ve diğer karalardaki deliller tarihi net şekilde bilinen bazı deniz altındaki ve karadaki eserlerden farklıdır. yani göstereceğimiz delillerin ortak özelliği aynı giza piramitleri tarzında megalitik yapılar olmalarıdır. yani tarihleri teknolojileri ve nasıl yapıldıkları hiçbir şekilde bilinememekte, anlaşılamamakta ve bilinen dünya tarihinden bile çok çok eski oldukları aşikar olmalarıdır.
Atlantis ve mu kıtalarının varlığı ile alakalı tarihi bulgular ise şöyle;
Gelelim denizin altındaki insan yapısı eserlere.
2.dünya savaşından önce japon dalgıçlar denizin altında şehir görünümünde antik yapılar bulmuşlardır. Yonaguni piramitleri denen Bu yapıların varlığı bilim adamlarını: önceden okyanusun bu bölgesinde büyük bir kara parçasının bulunduğunu bir sebepten dolayı battığını kalan adaların o kıtadan arta kaldığı sonucuna ulaştırmıştır.
Bermuda Şeytan Üçgeni” fenomenini hepimiz biliriz. bermuda bölgesinde sonar kullanımı ile, okyanus araştırmacısı Dr. Meyer Verlag iki bin metre derinlikte camdan yapılma dev bir piramit keşfetmiştir.
2001 yılında, bir deniz mühendisi olan Pauline Zalitzki ve kocası Paul Weinzweig, Bermuda Üçgeni sınırının hemen içinde, Küba kıyılarında 750 metre derinlikte devasa granit yapılar gibi görünen bu yapıları keşfettiler.
Unesco Postası, 1972’de Amerikalı arkeolog Manşon Valentine ve sualtı araştırmacısı Dimitri Rebikoff’un, Bahama’nın Bimini ve Andros adaları kıyılarında yaptıkları sansasyonel bir keşif hakkında yazı yayınlamıştır. Dimitri ve Rebikoff, su altında 70 ve 250 metre uzunluğunda duvarları bulunan su altı yerleşme bölgelerine rastlamışlardır. Suyun, 6 metreden daha aşağıdaki derinliklerinde duran yapılar, 100 km. karelik bir alana yayılmaktadır. Birbirine paralel uzayan, 600 metreden uzun duvarlar vardır. Buradaki 5 metre uzunluğundaki bir tek taşın 25 ton ağırlığında olduğu belirlenmiştir. Miami Üniversitesi bilim adamları Karbon14 metoduna göre yaşını saptadıkları bu sitenin M.Ö. 7.000 ila 10.000 yıllarından kalmış olduğunu söylemektedirler.
Yine William Donato ve Apex Enstitüsü tarafından yayınlanan bir dizi sualtı sonar görüntüleri; Bimini adaları açıklarındaki iki çok geniş ve yüksek yapıyı ortaya koyuyor.
Eski bir Amerikalı araştırmacı olan John Jensen ,Florida da herhangi bir Kızılderili kabilesinin ortaya çıkmasından binlerce yıl önce yapılmış, gelişmiş bir limanın kanıtlarını keşfetti.
Portekiz medyasındaki habere göre Diocleciano Silva balık tutma esnasında azor adaları civarında denizin altında bu piramiti keşfetti.
Sicilya’nın güneybatısındaki Sicilya Boğazı’nda 40 metre su altında, muhtemelen yaklaşık 15 ton ağırlığında 12 m uzunluğunda insan yapımı bir monolit bulunmuştur. Bu monolitin nasıl buraya geldiği ile Kökeni ve amacı bilinmemektedir. Sualtı monoliti C. MÖ 7400: [13] Lodolo, Emanuele; Ben-Avraham, Ben (Eylül 2015). “Sicilya Kanalı’nda (orta Akdeniz) batık bir monolit: Mezolitik insan faaliyetinin kanıtı”. Journal of Archaeological Science: Raporlar . 3 : 398–407. doi : 10.1016/j.jasrep.2015.07.003 .
yine malta adasındaki antik araba yolları diye bilinen bu ne olduğu anlaşılamayan insan yapımı şekiller suyun altına doğru gitmektedir. tam amacı ve nasıl yapıldığı anlaşılamayan bu araba yollarının denizin altına doğru inmesi nuh tufanına bir delil daha teşkil eder ve tufan döneminde bazı kara parçalarının büyük kısmının sular altında kalıp su üstünde kalan kısımlarının ise adaları oluşturduğunu gösterir. bu malta araba yolları 6. bölümde okyanus adalarındaki yarısı suyun altında kalmış antik yapılarla aynı özellikleri taşımaktadır.
Gelelim adalardaki delillere;
Öncelikle okyanustaki adaların batık bir kıtadan arta kalan parçalar olması bilime aykırı bir durum değildir. Çünkü jeolojiye göre bir ada büyük bir kara parçasından kopmakla veya kıta battığında yüksek yerlerin su üstünde kalmasıyla oluşabilir.
zaten büyük okyanusta anormal sayıda çok adanın olması bile burada batık bir kıtanın olduğuna bir delildir.
büyük okyanustaki hemen hemen bütün takım adalarında devasa piramitler tonlarca ağırlıktaki tek parça taştan müteşekkil heykeller, bina kalıntıları, mumyalar, sütunlar, örülmüş bez parçaları vardır. Hatta bu devasa yapılardan bazıları denizin altında bulunmaktadır.
mikronesya nın carolin adalarında, panope adasında nan madol dev yapıtları, cambiere adasında mısırdaki mumyalardan daha eski mumyalar bulunmuştur. paskalya adasında boyu 30 metreyi ağırlığı 50 tonu geçen 600 tane heykel vardır.
bu devasa ve yüksek uygarlıklara ait kalıntıların bulunduğu pasifik takım adalarında ilkel yerliler yaşamaktadır, bu yerliler bu bina ve piramitleri yapmayı bırakın okyanusun ortalarına kadar bile gidecek imkanları yoktur. birçoğunun diğer adalarda yaşayan yerlilerden haberi olmamasına rağmen hepsi benzer dini inanç, kültür, dil ve sembollere sahiptirler. bu yapıları yapacak güç ve teknolojiye sahip değildirler, ayrıca bina kalıntılarında bulunan taşlar ve malzemeler binanın bulunduğu adada mevcut değildir ve çok uzak bölgelerden getirilmiştir.
Mu araştırmacısı eric von daniken araştırmalarından şöyle bir sonuca varmıştır;
“Yunanca «çok adalar» anlamına gelen, Okyanus’un doğu kısmındaki Polynesien takım adaları; Havai, Paskalya ve Yeni Zelanda adalarının oluşturduğu büyük üçgen içinde bulunmaktadır. Bu adaların 43.700 km. karelik sahası içindeki tüm eski toplulukların masal ve efsaneleri ortak olduğu gibi, çok az değişikliklerle ortak dil kökleri, ortak dış görünümleri ve ortak tanrıları vardır. Arkeologların, antropologların ve eski dil uzmanlarının çoğunluğu, kültür ve dilin doğu Polinezya’dan çıktığı konusunda birleşirler. Bu temelden hareketle kültür ve dil akımı, dokuz adalı Cook Adaları 1042 km. kare yüzölçümlü Tahiti, Tuamotu, Marquesa ve Mangarewa adalarına yayılmıştır. Bu bilimsel sonuçları ulu orta tenkit edemem, ama birkaç soru ortaya atmak zorundayım. Doğu Polinezyalılar, kültürlerini o kadar uzaklara nasıl ulaştırmışlardı? Bir teori var. Kanolarına binmiş, denizin akıntısına bırakmışlar kendilerini. Güzel ama nereye? Paskalya Adası – Tahiti Adası arası = 3700 km. Tahiti – Fiji arası = 4300 km. Fiji – Avustralya arası = 3000 km. Kaliforniya – Havai arası = 4000 km. Havai – Marşal Adaları arası = 3800 km.”
Sonuç olarak aklı başında bilim adamlarına göre Bu yerliler ve bu devasa eserler batan mu ve atlantis kıtasından kalanlardır.
Tufanla ilgili tüm dünyada var olan deliller saymakla bitmez. örneğin gene Sarı tuğlalardan örülü bu yol havai Adası yakınlarında keşfedilmiştir. Adalardaki bulunan bazı deliller tufanla helak olan kavimlerin uzaylılara yani cinlere taptıklarını ispatlamaktadır. örneğin bu moai adasındaki bu su altındaki moai heykeli bir film için yerleştirilmiş ve sahte olsa da moerea Adası kıyısındaki su altında bulunan bu uzaylı heykeli gerçektir ve hem Nuh tufanının bariz bir delilini oluşturmakta hem de antik mu kavminin cinlere taptığını ispatlamaktadır. çok ağır taşlardan yapılmış olan bu suyun altındaki heykellerin nasıl kırıldığı ve suyun altına nasıl geldiği bilinememekte ve anlaşılamamaktadır. Yine bu Okyanus adalarındaki yerlilerce hala daha antik dönemden kalma tanrılara tapınılmaktadır. Bu tanırlara tikiler denmektedir. Bu tanrıların özellikleri aynı bizim cinlerin özelliklerine benzemektedir. tipleride gördüğünüz üzere birebir süfli cinlerin yani gri uzaylıların tiplerine benzemektedir. bu tanrılarla ilgili daha fazla bilgi ve görseli bir sonraki bölümde sunacağız.
Denizin altında ve üstünde bu kıtalara ait bir çok tarihi kalıntının yanında bir çok yazılı tarihi eserde de mu ve atlantisin varlığından ve bu kıtalarda nelerin yaşandığından, neden battığından bahsedilmektedir.
mu ile ilgili uzun yıllar araştırma yapan James Churchward; Güney Pasifik adaları, Orta Asya, Mısır, Sibirya, Birmanya, Avustralya, Orta Amerika gibi birçok yere giderek Mu’nun varlığına ilişkin pek çok tarihi kanıt elde eder.
Gobi çölünde, Kara Kota kalıntılarında bulunan 18.000 yıllık bir mezarla, Fransa’da Glozel’de 1925’te keşfedilen ve Uygur yazısıyla benzerlikler taşıyan tarih öncesi toprak çanaklar, Albay Churchward’ın birtakım gerçeklere değindiği görüşünü desteklemektedir.
Dünyanın hemen her yerinde mu kıtasıyla ilgili tarihi yazıtlar bulunmaktadır.
Birbirinden habersiz toplumların çok eski dönemlere ait tabletlerinde hep aynı batık kıtalardan bahsetmektedir. kimi tabletlerde tarihte verilmekte ve mö.200 bin ile 70 bin yılları arası mu kıtasının varlığından söz edilmektedir.
germen efsaneleri, hitit tabletleri, mısır papürisleri, ve medinet habu yazıtları atlantisin yok olmasından söz ediyor.
Şurası unutulmamalıdır ki bu tabletlerde Atlantis ve mu dan günümüz kitaplarındaki bir hikaye edebiyatıyla bahsedilmemiş. genellikle bir ağızdan veya organik bağlantısı olan kişilerin ağzından bahsedilmiştir.
Bu aşağıdaki antik tabletlerin tümünde batan mu kıtasından bahsedilmektedir;
dr william niven in 1921 bulduğu mexiko müzesindeki 2600 tablet,
yukatanda bulunan şu an british müzesinde olan eski maya kitabı troano el yazması,
madrid müzesindeki maya kitabı Cortesianus kodeksi,
Paul Schlieman tarafından Tibet’teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen “Lhassa Belgesi”,
meksika uxmal tapınağındaki yazıtlar,
meksika Xochicalo Piramiti yazıtları,
peresiyanus ve dresdensis kodeksleri,
hindistan ramayana destanı,
arkeolog Sir Mark Aurel Stein 1907 de türkmenistan tung haung mağaralarında bulduğu ipek yazıtlar,
tufanla batan kıtadan bahseder.
Mısır’ın Ölüler Kitabı’nda Bazen Kısmen bazen de açıkça Mu Uygarlığından söz edilmektedir.
1850 tarihinde amatör İngiliz arkeoloğu Sir Henry Layard, bozulmamış binlerce kil tableti bulmayı başardı. Bu tabletler arasında Asurî dilinde “su baskını”nın öyküsü ve “Gılgamış Destanı”nda yer alan “Tufan”ın “Babil versiyonu” ortaya çıktı. 1877’de Pennsylvania Üniversitesi nin yürüttüğü, Sümerlilerin eski Nippur kentindeki kazıda, 3700 yıllık bir tablet parçasında “Gılgamış Destanı”nda kaydedilmiş olan “Tufan”ın başka bir öyküsüne rastlandı.
Bu saydığımız yazıtların içeriğine yani mu ve atlantiste neler yaşandığına birazdan değineceğiz.
Yine hem tek tanrılı hem de çok tanrılı bütün dinlerde büyük bir tufandan ve bu tufanı uyarıp iyi insanları bir gemiyle kurtaran bir kurtarıcıdan bahsedilir.
Diğer tarihi bulgular ile konumuza devam edelim;
Bu taş harita, 1984’te Ekvador’da bir yeraltı tünel sistemindeki altın kazıları sırasında diğer 350 adet eserle birlikte bulundu. Haritayı inceleyen Profesör Kimura, en kuzeydeki Japon adasından başlayarak Tayvan’dan sonra aşağılara kadar uzanan yerde bir zamanlar dev bir kıta ada bulunduğu sonucuna varmıştır.
Bu harita gibi aynı yerde bulunan bu ışıklı piramit taşlar ve eski ön sanskritçe yazılar mu döneminden kalmıştır.
James churcvard dünyada bu yıkımı yani tufanı bariz bir şekilde resmeden iki antik tablo bulmuştur. Biri mısırda, biri de kuzey Amerika yerlilerinde. iki tablo arasında göze çarpan farklılık birisi mu yu ateş çukuruna düşerken gösterirken diğeri sulara batarken göstermektedir.
Mezopotamya’da Layard ve Wooley’nin yaptığı araştırmalarda, son derece değerli ve ilgi çekici kil tabletler ele geçmiştir. aynı Mısır’da olduğu gibi Sümer Kral Listeleri olarak adlandırılan bu tabletlerde de, listenin en üst sırasında bulunan her biri neredeyse 10.000 yıl, 15.000 yıl yaşayan ve “Tufan’dan önce” uzun süre ülkeyi yöneten, sonra yönetimi insanlara devreden, insan olmayan yöneticiler var. Babil metinleri bu olayı “Krallık gökten indiğinde” gibi bir deyişle açıklıyor. Aynı kült aşağı yukarı bütün mezapotamyada mevcuttur.
maya uygarlığı hakkında kalan en önemli belgelerden biri codex troanus, biritish museumdadır. şu ifadeler geçmektedir. mu ve moud iki kez sarsıldılar ve bir gecede yok oldular.
polonezya adası yerlilerinin binlerce yıllık dinlerinde; çok eski uygarlıkların tanrının hışmına uğrayıp battığı inancı vardır.
Yine Eski bir Havai efsanesi, “Anavatanımız… krallar, okyanusun dibinde yatıyor” demektedir.
Zuni kabilesinin efsanesinde ise şöyle denmektedir;
“ Uzun uzun zaman önce zuniler çok kötü kalpliydi ve yukarıdakilerin uyarılarına rağmen kötülüklerinden vazgeçmiyorlardı. ta ki gölge, insanları dünya yüzünden silmeye karar verene kadar. bu yüzden dünyanın 2 büyük su kaynağı açıldı tüm yağmurların bulunduğu Yukarıdaki hazne ve tüm Pınarları Dereleri besleyen aşağıdaki Hazne…”
çin kayıtlarında ve orea linda kitabında atlantisin yok oluşu ile ilgili eksen kayması da öne sürülmektedir. Günlerce güneş doğmadı. bazı dağlar battı bazı yeni dağlar yükseldi denmektedir.
Tüm bu geçmiş delilleri değerlendirip günümüzde Atlantis ve mu ile ilgili çıkarımlar yapan bazı araştırmacılardan, Amerikan senatörü ve önemli bir Atlantis araştırmacısı olan Ignatus Donnelly Atlantis”i, “Tufan Öncesi Diyar” olarak niteler ve Atlantis’in korkunç bir felaketle yok olduğunu, çok az kişinin sallarla kaçıp kurtulabildiğini ileri sürer.
Murry Hope ise, Mu ve Atlantis’in batışını şöyle özetler: “Plato’nun anlatımıyla, kuyruklu yıldızın yaklaşmasıyla hızlanan şiddetli doğal felaketler ortaya çıktı.”
Yine meksika’daki teotuichan piramidinin duvarına kazınmış bir yazıya göre mu nun batışı şu şekilde idi:
“6 Kaan yılı zak ayının 2 maluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı 13 şuene kadar devam etti. mu kıtası felakete kurban gitti. mu Ülkesi 2 kere kalktıktan sonra bir gece de çöktü. üstünü sular kapladı Toprak birkaç defa havaya kalktı ve oturdu. felaket 64 milyon insanın ölümüne sebep oldu”
Yine antik Hint destanı Ramayana’nında yazarı olduğu düşünülen valmiki nin kayıtlarında; mu sakinlerinin güneyden kuzeye batıdan doğuya Tüm Dünya okyanusunu fethetmiş muhteşem denizciler ve çok büyük taş tapınaklar ile Saraylar inşa eden muhteşem Mimarlar oldukları ile ilgili aktarımlar var. Mu uygarlığının ölümü ile ilgili anlatımlar sadece Güney Amerika yerlilerinin eski yazıtlarında veya anıtlarında bulunmuyor. ünlü arkeolog heinrich schilmann tarafından tibet Lahasa daki antik bir budist manastırı’nda bulunan el yazmalarından birinde şöyle bir yazı bulunmuştur:
“Bugün sadece Güneş ve gökyüzünün bulunduğu o yere bal Yıldızı düştüğünde altın kapıları ve saydam tapınakları ile birlikte 7 Büyükşehir sonbahar yaprakları gibi titremeye ve sallanmaya başladı. saraylardan Alevler ve Dumanlar yükseliyordu. insan kalabalığının çığlıkları ve feryatları her yanı sarmıştı. onlar tapınaklarda ve kalelerde kendilerine sığınaklar aradılar. o sırada kutsal ve Bilge mu kalktı ve şöyle dedi; “ben bunu size haber vermemiş miydim.” değerli taşlarla süslü ışıltılı elbiseler giymiş kadınlar ve erkekler yalvarmaya başladılar. –“mu kurtar bizi” ve mu cevap verdi “hepiniz hizmetkarınız ve zenginliklerini ile birlikte yok olacaksınız küllerinizden yeni uluslar doğacak, Eğer onlar da alanın değil verenin daha üstün olduğunu unuturlarsa aynı akıbete uğrayacaklar” alevler ve Dumanlar mu nun sözlerini tamamladı tüm ülke üzerindeki sakinleriyle birlikte parçalara ayrılarak derinlikler tarafından yutuldu.”
Araştırmalarımızın verdiği sonuca göre mu ve Atlantis ülkeleri tüm dünyada hükümranlık kurmuş, diğer ülkeleri sömürgesi yapmış kolonileştirmiş, zamanın Amerika ve rusyası tarzında ülkelerdir.
Mu nun tüm dünyayı kolonileştirip yönettiğine dair en büyük deliller ilerde ayrıntılı şekilde bahsedeceğimiz üzere; tüm dünyada benzer şekilde yapılmış piramitler ve devasa antik yapılar olmakla birlikte diğer yazılı deliller şunlardır;
codex cortesianus ta mu nun tüm dünyanın hükümdarı olduğu, tüm dünyaya hükmettiği anlatılıyor.
James Churcvard ın kayıp kuta mu kitabı sayfa 100 de çizimi gösterilen maya deseninin tercümesi şu:
“güneş imparatorluğu mu bir uçuruma düştü, artık güneş tarafından aydınlatılmadığı karanlık bir bölgede. Diğer batı topraklarıda onunla beraber söndü. Onun tacı artık dünyayı yönetmiyor.”
Bu bilgi aynı zamanda mu nun kolonilerinin bir çoğununda bu tufandan zarar gördüğünü kanıtlamaktadır.
Doğudaki Naacal metinlerinde kolonileşmeye başlamanın tarihi bile verilmektedir,bu metinlerde Kutsal Kardeşlerin Anakara Mu nun dinini ve bilimlerini “en az 70 bin yıl önce” kolonilere taşıdıkları anlatılır.
Sir Norman Lockyer astronomik araştırmaları sonucunda en az 4000 yıl önce Britanya daki uzay bilimleri ile mısırdaki uzay bilim çalışmalarının benzer seviyede olduğunu görmüş, buradan da Britanyalılar ile mısırlıların binlerce yıl önce bir şekilde irtibat halinde oldukları, ve büyük ölçüde bilgiye sahip olup, teknoloji alışverişi yaptıkları sonucuna ulaşmıştır.
James churchward ın tibette incelediği ve yıldızların konumundan tespit edildiğine göre 25 bin yıl öncesini anlatan Tabletlerde 2 büyük kolonici grubun güney amerikadan gemilerle geçtiği anlatılmaktadır.
churcvard devamında şöyle demektedir:
“Atlantis battığı sırada, ülkede 3 bin Atinalı asker bulunduğunu bildiren eski bir Yunan kaydına rastladım. Muhtemelen bu bir işgal ordusuydu. Bir Mısır papirüsü, yunan tanrısı Poseidon’un ilk Atlantis kralı olduğunu ve onu yine Poseidon adında uzun bir sülalenin izlediğini aktarır. Atlantis önce depremlerle paramparça oldu, sonra da sulara gömüldü.” Bu anlamda Atlantis’in kaderi Mu’nun kaderinin bir tekrarıydı.”
Mısır’ın ölüler kitabı, mısırlıların ve diğer birçok halkların atası olan mu’nun yıkımında hayatını kaybeden insanlara adanmış kutsal bir yapıttır. ölüler kitabının bazı bölümlerinin tercümesi şöyle:
“mısırlılar mu dan, ölü ve artık var olmayan bir diyardan geldiler…ben saf soydan bir mısırlıyım atalarım artık yitip gitmiş anayurt mu dan, güneş imparatorluğundan geliyor”
mısır’daki denderah tapınağının tavanına kazınmış yazıtlar incelendiğinde görülmektedir ki eski mısır ın tarihi atlantisle aynı zamana denk gelmektedir. Yani mısır medeniyeti Atlantis ve mu ile birlikte kurulmuştur. Bunun diğer delillerini de ileride göreceğiz.
Eski Truva keşfiyle ünlenen Dr. Henry Schliemann aktardığı bilgilere göre: bilinen en eski papirüslerden biri olan Rusya St. Petersburg Müzesi’ndeki bir papirüs tomarında; Firavun Sent’in, Atlantis i araştırmak üzere keşif ekibi yolladığını ve ekibin 5 yıl sonra Atlantis ten bir eser kalmadığını belirterek geri döndüğü yazmaktadır.
Aynı müzedeki bir başka papirüste Mısırlı rahip-tarihçi Maneto, Atlantis Bilgelerinin (Krallarının) idaresi altında geçen 13.900 yıllık bir döneme atıfta bulunur. Bu papirüs, Mısır tarihinin başlangıcına denk gelen, yaklaşık 16 bin yıl önceki bir dönemi, Atlantis medeniyetinin tepe noktası olarak kaydeder.
Yine Heinrich Schliemann hisarlık Truva kalıntılarını incelerken bulduğu bir vazonun üzerinde Atlantis in kronos kralından şeklinde bir yazıya rastlar.
Devamında churchward şöyle der:
“Güney Amerika, Tiahuanako’dan gelen bir nesneler koleksiyonu, Paris’te Louvre Müzesinde bulunmaktadır ve benim Priam hazineleri arasında bulduklarımla tıpatıp aynıdır. Güney Amerika ile Truva gibi birbirinden bu kadar ayrı iki bölgeden gelen iki vazonun aynı biçimde, aynı boyutta olması ve aynı şekilde düzenlenmiş baykuş başlarıyla süslenmiş olması rastlantının çok ötesine geçmektedir.”
Yine bölgedeki amerikan yerlilerince antik dönemden kalma tanrıların dünyaya giriş kapısı ve bir çeşit yıldız geçidi olan sessizliğin sınırı denen elektromanyetik bölge ile batık mu kıtasının bölgesi olduğu tahmin edilen bermuda şeytan üçgeni ve giza piramitleri aynı enlemdedir. bu yapıların birbirine uyumlu şekilde inşa edilmiş olması tabi ki tesadüf değil, bu bölgelerin birbiri ile irtibatlı olduğunu gösterir.
Nuh tufanının etkilediği bölgeler
Tevratta nuh tufanının bütün dünyayı sardığı yani tüm yeryüzünün sular altında kaldığı söylense de kuran da tufanın bütün dünyayı sardığı söylenmez. İslam alimleri de genel olarak tufanın sadece kötülük işleyen kavmi ya da kavimleri etkilediği görüşündedir. Fakat biraz önce de anlattığımız üzere mu ve atlantis kavimleri günümüzün amerika ve rusya sı gibi dünyanın büyük kısmını ele geçirmiş kolonileştirmiştir. bu da demek oluyor ki tufan dünyanın tamamını olmasa da büyük bir kısmını etkilemiş olmalıdır. şimdi sunacağımız delillerde tufanın tüm dünyayı sarmasa da büyük kısmını etkilediğini göstermektedir.
Öncelikle Bilim adamlarınca Paleolitik Çağ adeta akıl almaz bir şekilde büyük ve ne yaşandığı bilinmez bir zaman dilimini kapsayan bir dönemdir. O döneme ait onlarca üstün teknoloji ürünü olan yapılar olmasına rağmen bilim camiası akıl almaz şekilde bu dönemde insanoğlunun hiçbir şekilde bilimsel olarak gelişmediğini düşünmektedir. İnsanoğlunun gözü önünde duran bugünkü teknolojiyle bile yapılması çok zor olan onlarca antik mega yapının yanında arkeolojik kazılarda bulunan nice antik teknoloji eserleri; ileriki bölümlerde göstereceğimiz üzere smithsonian enstitüsü gibi kurumlarca el konulup saklanmaktadır ki tüm bu anlattıklarımız açıldıkça bir yapboz gibi tüm büyük gerçekleri göreceğiniz dünyanın kara kutusu serisinin ana temasını oluşturmaktadır. Yani size anlatılan eksik ve yanlış bilgilerle dolu dünya tarihini artık unutun.
Bilim adamları, yaklaşık olarak M.Ö. 11000 yılında -bulgularımıza göre Büyük Tufan zamanı- insanoğlunun yaşamında önemli ve beklenmedik bir değişim gerçekleştiğini fark ettiler ve bu evcilleştirme ve tarım dönemine Mezolitik (Orta Taş Devri) adını verdiler.
Bu beklenmedik değişim sonucunda dünyadaki bir çok insan yok olmuş, bir çok büyük medeniyetin eserleri harabeye dönmüş, terk edilmiştir. İleride de bahsedeceğimiz üzere nuh kavminin yerini alan ad ve semud kavmi gibi Bazı istisnai bölgeler ise bu durumdan etkilenmemişti ya da az etkilenmişti. Ama genel itibariyle İnsanlık teknolojik olarak taşlarla araçlar icad etmeye çalışacak kadar eskilere gitmişti. Şimdi m.ö. 10 binli yıllarda gerçekleşen bu değişimin, tufan felaketi sonucu olduğuna dair kanıtları sunmaya çalışalım;
Fray Bernardo de Lizana, “historia de yucatan” kitabı bölüm 2 de şöyle der:
“İspanyollar bu ülkeye geldiklerinde bazı anıtlar 20 yıl önce yapılmış kadar yeni görünüyor olsa da yerliler Bu yapıların içinde yaşamıyor, onları tapınak ve mabed olarak kullanıp içlerinde kurbanlar; bazen erkek kadın ve çocuklar veriyorlardı. Bu yapıların inşası çok eskiye dayanıyordu.”
Arkeolog Augustus le plongeon da maya piramitleri hakkında “Bu binalar ne şimdiki ırk ne de onların ataları tarafından inşa edilmemişti” demektedir.
meksikada arkeologların belirttiğine göre üzerinde kukul khan yani tüylü yılan sembolü olan tüm binalar 15 bin yıl ve öncesine aitti ve bu binalar can yani (yılan) hanedanı zamanında dikilmişti. Demek ki yılan sembollü binaları yapanlar bir şekilde yok olmuştu, çünkü yerlerine gelen ve geçmişleri mö 2 bin yıl öncesine dayanan şimdiki kavim, piramitleri yapanları tanımamaktaydı.
Yine Kuzey Amerika ve Meksika’da yapılan kazılarda fil kemikleri bulunmuştur, ama bunların 12.000 (onikibin) yıldan yani milattan önce 10 bin yılından daha eski olduğu belirlenmiştir. Oysa kültür başlangıcı milattan önce 1200 (binikiyüz) yıllarına dayandığı kanıtlanan İnka’lar zamanında, Güney Amerika’da bir tek fil bile yoktu. Yani 12 bin yıl önce kıtada bulunan filler büyük bir olay sonucu yok olmuşlardı.
Meksika uxmal de kutsal gizemler tapınağı batı topraklarının kaybının anısına dikilmişti ve bu ülkede, atlantisin batışından kısa bir süre sonra yok olmuştu. Le plongeon un tapınak duvarlarında bulduğu bir yazıtta şöyle yazıyordu: “bu mabed kutsal gizemlerimizin doğum yeri olan batı topraklarının, mu’nun hatırasına adanmış bir anıttır” – binaların birinde gene “uxmal depremlerle 3 defa yıkıldı, 3 kez yeniden inşa edildi” yazmaktadır.
Bunun yanında Meksika ve civarindaki ülkelerdeki antik yapılar ve piramitler ilk keşfedildiğinde bir çoğu orman içinde ve toprak katmanı altında kalmış, yıkık dökük ve terk edilmiş vaziyette bulunmuş, sonradan turistlerin gelmesi için restore edilmiştir. Bu yapıların bu hale gelmelerinin tek sebebi ancak devasa bir sel felaketi ile olabilir.
Jeologlar mayaların olduğu bölgede tufanın yaşandığına, deniz suyunun o bölgeleri kapladığına dair kesin deliller bulmuştur. Tüm bu bahsettiğimiz olayları jeolojik bilgilerle birleştiren Tarihçilerin ortak beyanı şöyledir;
“Depremlerin yarattığı Sarsıntı ve kabarmalar Maya binalarını harabeye çevirdi. takip eden devasa dalgalar tüm Yaşamı (yukatan ın beyaz mayaları da dahil) silip süpürdü. Bu yüzden yalnızca binalar yıkılmakla kalmadı onları inşa edenler de yok oldu. bu tufan dalgalarının sonuçları bugün de eski Yıkıntıların etrafında ve arasındaki kum çakıl ve küçük kayalar halinde görülebiliyor. sarsıntılarla tamamen yıkılmış bazı binaların üzeri ise özel bir katmanla kaplanmış. bu afetler binaları yıkıp tüm nüfusu ortadan kaldırarak, Orta Amerika ve yukatan ı terk ettikten sonrada, ülke uzun bir süre yaşanmaz halde kaldı. Toprak yeniden insana uygun hale gelir gelmez çevredeki insanlar içlere Doğru göç edip bölgeyi sahiplendiler.”
meşhur mısır piramitleride çok benzer tarihi olayları yaşamıştı. mısır bilimci Christopher Dunn son genel araştırmalarının çerçevesinde piramitlerin yaşının en az 12.000 (onikibin) yıllık olduğunu söylemektedir.
zaten mısırın en eski piramitleri giza piramitleridir. ve giza piramitlerinden sonra yapılan piramitler basit, insan eliyle ve gücüyle yapılabilen, gizanın taklidi yapılardır. İşte mısırla ilgili insanların aklını karıştıran en önemli noktada zaten burasıdır. Bu 2 farklı, eski ve yeni piramit gurubunu iyi anlamamız gerekiyor. Eski piramitlerin teknolojisi nasıl yapıldıkları bir türlü anlaşılamamışken düşük teknoloji ürünü yeni piramitlerin nasıl yapıldığı zaten içlerindeki hiyerogliflerde bile ayrıntılı şekilde anlatılmıştır. Demek Ki gizayı yapan teknoloji farklı bir kavime aitti, bu kavim sahip olduğu teknoloji ile birlikte birazdan ispatını vereceğimiz tufan felaketiyle yok olmuştu. Yerine çok daha basit teknolojisi olan aynı meksikadaki gibi antik teknolojiyi ve kültürü taklit etmeye çalışan bir kavim kalmıştı ya da gelmişti.
öncelikle mısır’daki en eski aslanlı sfenksin aslan takım yıldızına hangi zamanda bakmakta olduğunu inceleyen bilim adamları mö 10500 yılında sfenksin o yöne baktığını yani günümüzden en az 12 bin 500 yıl önce yapılmış olduğunu anladılar.
arkeolog john anthony west uzun bir zaman boyunca Sfenks üzerinde incelemeler yaptı ve heykelin üzerinde yağmurlardan kaynaklanan aşınmalar tespit etti. Buna göre sfenks buzul çağı’nın sonunda Yani yaklaşık 10000 ila 12000 yıl önce yapılmış olmalı. sfenksin üzerinde böyle karakteristik izlerin oluşması için anıtın çok uzun bir süre yağmurlara maruz kalması gerekmekteydi. Peki Sahra çölünde taş bir anıtı böylesine aşındıracak kadar yoğun yağmurların ne işi vardı.
Yine araştırmalara göre Giza piramitlerinin mö.10 bin yılında büyük bir deniz suyu baskınına uğradığı, piramitlerin içinde yapılan araştırmalar sonucu anlaşılmıştır.
piramite ilk girilirken araştırmacılar duvarlar arasında çok fazla deniz tuzu ile karşılaştıklarını belirtmişlerdir.
Giza piramiti içindeki osiris şaftında nereden geldiği belli olmayan büyük bir su birikintisi bulunmaktadır. bu suyun bir felaketle geldiği açıktır.
Yine john jensen’ın “earth epochs” kitabında giza piramiti çevresindeki deniz canlısı kalıntılarını ve deniz dalgalarının oluşturduğu aşınmalar hakkında daha fazla delil bulabilirsiniz.
zaten afrika kıtasında ve diğer büyük kıtalarda balina kemikleri bile bulunmuştur. evrimcilerin bu balinaların bir zamanlar karada hareket etme yeteneğine sahip olduğu için buraya geldiklerini belirttiklerini söyleyelim ve birazda gülelim.
Bu bilgiler ışığında görüyoruz ki tufan bariz bir şekilde mısır kolonisini de etkilemişti.
James churchward şöyle yazmaktadır:
“Mısırlılar Atlantis kültürünü, Nil kıyılarındaki kolonilerine taşımışlardı. Çeşitli kazılarımda, Mısır’da, eskilere gittikçe kültürün gelişmiş olduğunu gözlemledim. Atlantis yok olduktan sonra ise, bu ülke yozlaşmaya başlamış.” demek ki churchward a göre de tufan mısırlıların ellerindeki teknolojiyi yok etmiştir.
mısır iskenderiye qaitbay yakınlarında bulunan heraclion antik liman şehri de depremlerle batmıştır. yaklaşık 40 tonluk heykeller ve taş bloklar bilinmeyen antik teknolojiyle yapıldığını yani benzeri olan giza piramitleriyle aynı dönemde yapıldığını göstermektedir. ayrıca heraclion büyük bir limandı ve antik kayıtlara göre mu ile ilişkilerin kurulduğu bir bölge idi. mısır’a giriş kapısı olarak biliniyordu ve amon ısıs tapınakları buradaydı. kafasında güneş olan boğa heykelleri mu nun sembolüydü. Bu bilgiler ışığında anlaşılıyor ki heraclion antik kenti de Mu dönemi yapılarındandır ve depremlerle batmıştır.
William Niven mexico city nin 29 mil kuzeyinde birbirinin üzerinde kum kaya ve çakıl tabakalarıyla ayrılmış halde gömülü 3 medeniyet keşfetti. And dağlarındaki titicaca gölünde ve tiahuanaco antik şehrinde, şehrin ilk kurulduğunda deniz seviyesinde olduğunu gösteren kanıtlar mevcut. fakat şehir şimdi deniz seviyesinin 15 bin feet üzerinde. Yine titicaca gölünün içinde antik insan yapımı taş yapılar bulunmuştur. Bu durum da tufan felaketinden sonra bazı dağların yükseldiğinin kanıtlarından biridir.
Colorado çölünde de eski büyük bir medeniyetin ünlü kalıntıları bulunuyor. Bu kalıntılar antik insanın yaşama alanının kanıtlarıdır. Colorado çölü de oregon ve diğer bir çok çöl gibi dağların yükselişiyle susuz kalmadan önce bereketli topraklardı. Tufan demek bu antik bölgeyi de etkilemişti.
Oregon, nevada, utah, Colorado, Arizona, new mexico daki tarihi kalıntılar bize bu bölgelerde birtakım medeniyetlerin dağlar yükselmeden yani tufandan önce var olduğunu düşündürmektedir.
Yine yukatan ın güney kısmını kaplayan orman, dev harabelerle doludur. Yerlilerin kaynaklarında belirtildiğine göre bu orman “ toprağın üzerinde yuvarlanan devasa tufan dalgaları tarafından harabeye çevrilen ve neredeyse tüm halkını kaybedip geçilmez kılınan ötedeki ülkenin bir parçasıydı”
Cortez’in Meksika’yı fethettiği dönemde, bir Aztek rahibi kendisine şunları anlatmıştı: “Çok çok uzun zaman önce, büyük bir sel Meksika Vadisini kapladı ve tüm insanları boğdu.” Rahibin anlattıklarını doğrulayan bu resimler Meksika bölgesinde su altında bulunan 10 bin yıllık insan kemiklerine aittir.
antik mısır tarihçisi Manetho nun yazdıklarına göre, Mısır da kral Ptah 9.000 sene hüküm sürdükten sonra Mısır krallığını devreder; ancak oğlu Ra’nın yönetimi 1.000 sene gibi kısa bir dönemin ardından -Tufan yüzünden- kesiliverir.
Avrupa’da tarihi kalıntı bulunamamaktadır, çünkü son Manyetik Felaketin suları üzerinde yükselen buz dağları, her şeyi resmen hamura dönüştürmüş ve geriye çok az yaşam izi kalmıştır. Sadece bir tek insan kalıntısına rastlanılan Kuzeydoğu Amerika’da da durum aynıdır.
Hindistan’daki medeniyetin ne kadar köklü olduğunu kanıtlamak için Hindistan’ın batı kıyılarına göz atmak yeterlidir, zira bu bölgede, bugünkü kıyı hattının birkaç deniz mili ötesindeki Hint Okyanusu yatağında, sular altında büyük, etkileyici yapıların kalıntılarını görmek mümkündür.
Bir manastırdaki eski bir kayıtta şöyle denir: “Uygurların başkenti tüm insanlarıyla birlikte, imparatorluğun tüm doğu kısmını etkileyen ve her şeyi yok eden bir tufanla yok oldu.” Bu eski kayıt, jeolojik olaylarla kanıtlanmaktadır: Başkentin çatılarından eski Khara Khota’nın temellerine dek, tüm bir katman kayalar, çakıllar ve kumla kaplıdır ve bu durum dünyanın her tarafındaki jeologlarca kabul edildiği gibi, su basmasının bir sonucudur. Bu tufan, jeolojik olarak Kuzey Yarımkürede yaşanmış bir buz çağında gerçekleşmiştir. Kayıtlar ise Uygur imparatorluğunun doğu kesiminin başkent de dahil olmak üzere tamamı; üzerinde yaşayan tüm canlılarla birlikte yok olurken, batı ve güneybatı bölgelerine hiçbir şey olmadığını söylemektedir.
churchward ın araştırmalarına göre de güçlü Uygur devletinin yarısı mu batmadan önce, diğer yarısıda mu nun batışından sonra yok olmuştur.
sonuç olarak bilimsel deliller göz önüne alındığında büyük tufanın dünyanın her yerini sular altında bırakmadığı sonucu çıkmaktadır.
Gelelim MU nun sosyolojik kanıtlarına;
yeni zellanda da bulunan maori yerlileri chrurcvard a göre mu zamanından kalan insanlardı, churchward eserinde bu konuyu şöyle anlatmıştır;
“Maorilerin Yeni Zelanda’ya, Mu’nun batışından önce gittiklerini gösteren birçok kanıt bulunmaktadır. Ben bu çıkarımları şunlara dayandırıyorum: Birincisi, Maorilerin, Pasifik Adalarının hiçbirinde bulunmayan uzak geçmişle ilgili gelenekleri vardır. ikincisi, Mu’dan kaynaklanan ve Polinezya Adalarının hiçbirinde bulunmayan önemli ve çok belirgin sembolleri vardır. Bu olguların doğal sonucu şudur: Maoriler, Yeni Zelanda’ya doğrudan Anakara (MU dan) gelmişlerdir.”
Yine Çinlilerde bulundukları bölgeye başka bir yerden gelmişlerdir. Çin’de öne çıkan bir gelenek şöyledir: “Çinliler her zaman Asya’da yaşamamıştır. Asya’ya, doğan güneş tarafında uzak bir ülkeden gelmişlerdir.”
Yine bir çok araştırmacıya göre; güney denizi adalarındaki polinezya yerlileri beyaz insanlardan oluşmaktadır ve bu halk dünyanın beyaz insanlarını bir araya getiren eksik halkayı oluşturmaktadır.
Bu konuyla ilgili araştırmalar derinleştirildiğinde diğer ırklarla alakalıda benzer sonuçların çıkacağı kanaatindeyiz.
James churchward ın araştırmalarına göre mu nun yıkımından önce dünyanın hiçbir yerinde yabaniliğin var olduğuna dair bir kayıt bulunamamıştır. Yabanilik, ilkellik, yamyamlık; mu nun yıkımından sonra başlamıştır. Bu da büyük tufandan sonra insanlığın elindeki bir çok bilgi teknoloji ve imkanı kaybettiğini bu yüzden ilkel yaşamın baş gösterdiğini gösterir.
Yine birbiri ile alakasız bazı toplumların ortak dili konuşmaları bunların bilinmeyen bir zamanda beraber yaşadıklarını ve bir olay neticesinde dünyanın farklı yerlerine dağıldıklarını göstermektedir. Bu benzerlik sadece iki toplum arasında olan bir durum olsaydı mu teorisi haricinde başka bir nedene bağlanabilirdi. Ama tüm dünya toplumlarının benzer kelimeleri kullanmaları dillerinin birbirine akraba olması bilim adamlarının bir zamanlar hepsinin aynı dili konuştuğunu dünyanın farklı bölgelerine dağıldıklarını düşünmelerine yol açmıştır.
Leonard V. Dalton, Venezüella adlı kitabında şöyle yazar:
“Venezüella ile Kolombiya arasındaki sınır boyunca yer alan dağ ve ormanlarda, Karalara ait çok sayıda eski kalıntı mevcuttur. Burada, dikkat çekici bir rastlantı göze çarpıyor: Kara dilindeki bazı kelimeler, Pueblo Kızılderililerinin dilindekilerle aynıdır. Bu ise ya Amerika’da ya da Anakara (MU da) bir zamanlar bir arada yaşadıklarını göstermektedir.”
daha önce de bahsettiğimiz üzere; polinezya, mikronezya, malenezya adaları yerlileri birbirlerinden habersiz olmalarına rağmen dinleri ve dilleri hemen hemen aynıdır.
Yine Bu tabloda bariz şekilde maya, mu ve mısır dillerinin neredeyse birbirinin aynısı olduğunu görüyorsunuz. Sadece bu tablo tek başına mu nun varlığına ve dünyadaki birçok kültürü etkisi altına aldığına delildir.
Sonuç olarak bu gerçekler ve araştırıldığında ortaya çıkacak etnografik gerçekler mu nun varlığını kanıtlamaktadır.Yine ileride göreceğimiz üzere birbirinden habersiz uygarlıklarda mu kıtasındaki aynı sembol ve inançların bulunması da mu’nun varlığının bariz bir delilini oluşturmaktadır.
Tufanla Yarım Kalan Yapılar
Tufanın olduğunun önemli bir delili de tüm dünyada yarım kalan antik yapıların bulunmasıdır. Dünyanın her yerinde tek bir taşının ağırlığı tonları bulan devasa magalitik yapılar vardır. bu yapıların ortak özelliği; hepsinin antik döneme ait olması, aynı teknoloji ile yapılmış olması ve bir çoğunun aniden yapımlarının kesilmiş ve sebepsiz yere yarıda bırakılmış olmasıdır. bu yapıların yaşı hakkında kesin bir çıkarım olmasa da bilim adamlarının genelinde; bu teknolojisi anlaşılamayan megalitik yapıların 10 bin yıldan eski oldukları kanaati ortaktır.
bu yapıların bulunduğu bölgelerin bir çoğunun ortak özelliği ise bilinmeyen bir sebeple bir anda terk edilmiş, oradaki uygarlığın yok olmaya çürümeye terk edilmiş olmasıdır. Öyle bir şey olmuştur ki bu yapıların inşası bir anda durdurulmuş ve öylece bırakılmıştır. İşin garip yanı bu eserleri yapanlarda ortadan yok olmuşlardır. Bilim adamlarını da şaşırtan bu durum araştırmacılara göre ancak ya tufanla ya da başka bir helak olma durumu ile açıklanabilir.
Örneğin moai adasındaki dev heykeller batmış yamulmuş terk edilmiştir. bunun yanında bazı heykellerin yapımı yarım kalmış vaziyette bulunmuştur.
Gene Sümerlerde Üçüncü Ur Hanedanlığı boyunca ürün ve büyükbaş hayvan sevkiyatının ve toplanan vergilerin kaydedildiği bir vergi istasyonu görevi yapan (Nippur yakınlarındaki) Drehem’ de, binlerce bozulmamış kil tabletin bulunduğu bir yerde büyük bir titizlikle tutulan hesaplar üçüncü yılda aniden kesilmiştir.
stone hage ile benzer bir yapıt olan göbeklitepe mabedi; stonehange den daha eski, daha büyük ve daha gelişmiş bir işçiliğe sahiptir. Bu mabedin yıldızlara göre yapıldığı yani aynı devirde yapılmış tüm diğer mega yapılar gibi paganist bir mabed olduğu anlaşılmıştır. göbeklitepe deki 50 ton ağırlığındaki bloklar nedensiz şekilde gömülerek terk edilmiştir. Ya buradaki insanlar bu işlerin yanlış olduğunu fark edip buraları gömüp terk etmişlerdi, ya da helak olan bu şehir tarihe karışmıştı.
Çok önemli örneklerden birisi de puma punku dadır. Binlerce yıllık mega taşlardan oluşan puma punku yıkıntıları öyle bir halde kalmıştır ki bakar bakmaz yarım bırakılmış bir inşaat görüntüsünü andırmaktadır. taşlar hazırlanmış ama inşaat yapılmadan öylece bırakılmıştır.
Yine binlerce ton ağırlığındaki taş bloklardan oluşan meşhur baalbek yapılarınında aniden esrarengiz bir şekilde durduğunu James churchward eserinde belirtmiş ve bu yok oluşun depremlerle bile açıklamakta aciz kalınacağını şöyle belirtmiştir;
“Baalbek yapıları hiçbir zaman tamamlanmamıştır. Ve bu yapıların inşaatı aniden durdurulmuştur. Peki, neden? Baalbek ocağındaki monolite bakınca insanın aklına tüm canlılığıyla, 10-15 bin kilometre uzaktaki Paskalya Adasında bulunan bir taş ocağındaki bitirilmemiş büyük monolit gelmektedir. En küçük bir kuşku yoktur ki, Baalbek’teki yapıların yıkılması da, tamamlanmak üzereyken gerçekleşen depremlerin bir sonucudur. Peki, burada çalışan işçilere ne olmuştur? Bunu ne ben ne bir başkası cevaplayabilir, ancak akıl yürütebiliriz. Yeryüzünden öylesine silinmişlerdir ki geride en ufak bir iz bile kalmamıştır.”
Rum suresi 9-Onlar dünyayı hiç dolaşmıyorlar mı ki, kendilerinden önce yaşayanların âkıbetlerinin nasıl olduğunu görsünler? Onlar, kendilerinden daha güçlü idiler. Toprağı altüst etmiş, sular, maden, ekin gibi nimetlerden yararlanmış ve şimdikilerin yeri imar edişlerinden daha fazlasıyla imar etmişler, resulleri de kendilerine aşikâr, parlak deliller getirmişlerdi. Ama hakikati reddettiler ve sonuçta yok olup gittiler. Allah onlara asla zulmetmedi, lâkin onlar kendi öz canlarına zulmettiler.
hemen hemen dünyanın her kıtasında varolan büyük çöllerde büyük ihtimalle tufanla oluşmuştur. çünkü bu denli büyük bir kuraklık ve çölün oluşması için büyük olaylar olması gerekmektedir. dünyanın her tarafında oluşan sahra, gobi, antartika gibi çöller ancak büyük olaylar sonucu oluşabilir. tufan etkenini göz ardı eden bilim adamları önceden verimli topraklar olan bu bölgelerin nasıl çöle dönüştüğünü tam olarak açıklayamamaktadır. bununla birlikte giza piramiti, uygur piramitleri,ve daha sonra sunacağımız birçok antik yapının çöllerde olması ve en önemlisi bu çöllerin hepsinde balina fosilleri evet yanlış duymadınız birçok balina fosilinin bulunması bu çöllere tufan felaketinin vurduğunun en büyük göstergesidir. çöllerde tufanla ilgili çok delil ve bu konu çok uzun olduğu için çöllerle ilgili ayrı bir anlatım yapacağız. Bir sonraki bölümde hz. Nuh’un kavminde yani mu ve atlantiste neler yaşandığını öğrenmek için, bizimle yani gerçeklerle kalın, mutlu ve güçlü kalın.
KAYNAKLAR:
https://iocm.noaa.gov/seabed-2030.html
https://en.wikipedia.org/wiki/Last_Glacial_Maximum
https://en.wikipedia.org/wiki/Last_Interglacial
https://en.wikipedia.org/wiki/Ice_age
https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_flood_myths
https://en.wikipedia.org/wiki/Meltwater_pulse_1A
https://en.wikipedia.org/wiki/Sea_level_rise
https://en.wikipedia.org/wiki/Flood_geology
https://explorer.aapg.org/story/articleid/248/great-flood-theory-passes-science-test
https://ncse.ngo/fatal-flaws-flood-geology
https://en.wikipedia.org/wiki/Black_Sea_deluge_hypothesis
https://en.wikipedia.org/wiki/Holocene_glacial_retreat
https://en.wikipedia.org/wiki/Holocene_glacial_retreat
https://www.knowledgeminer.eu/climate/pdf/Sumerian_K8538_Paper.pdf
https://en.wikipedia.org/wiki/Werner_Keller_(writer)
https://www.kotte-autographs.com/de/autograph/keller-werner/
https://www.amazon.com/Bible-as-History-Werner-Keller/dp/0340190450
https://www.my-mu.com/bon/b05-2010.html
https://sacred-texts.com/atl/hif/hif06.htm
https://www.wesleyan.edu/libr/collections/arch-anth/highlights/niven_artifacts.html
https://www.whoi.edu/oceanus/feature/noahs-not-so-big-flood/
https://intarch.ac.uk/journal/issue60/5/full-text.html
https://sogdians.si.edu/sidebars/marc-aurel-stein/
https://akshardhoolstories.blogspot.com/p/gems-from-national-museum-sir-aurel.html
https://www.penn.museum/sites/journal/1223/
https://en.wikipedia.org/wiki/Doggerland
